Bilgi Kulübü kategorisinde ve Coğrafya forumunda, bulunan Jeotermal Enerjİ,kaynaklari Ve Kullanim Alanlari(santraller) konusunu görüntülemektesiniz. Enerjİ,kaynaklari Ve Kullanim Alanlari(santraller) Jeotermal enerji, yer kabuğunun işletilebilir derinliklerinde birikmiş olan ısının meydana getirdiği bir enerji türüdür. Yeraltına sızan ...
|
|||||||
|
Kayıt | SSS | Üye Listesi | Takvim | Konuları Okundu İşaretle |
|
|
#1 (permalink) |
|
Enerjİ,kaynaklari Ve Kullanim Alanlari(santraller) Jeotermal enerji, yer kabuğunun işletilebilir derinliklerinde birikmiş olan ısının meydana getirdiği bir enerji türüdür. Yeraltına sızan sular burada gözenekli ve geçirimli özellikleri bulunan hazne kayalarda toplanır. Hazne kayalar üstünde geçirimsiz örtü kayalar vardır. Isı,, yerkabuğundaki kırık veya çatlaklarda dolaşan sular vasıtasıyla yeryüzüne aktarılır. Eğer yerkabuğunda doğal su dolaşımını sağlayacak yeterli kırık yoksa ve ısı birikimi tespit edilirse, oluşturulacak yapay kırıklardan dolaştırılacak akışkanlardan enerji elde edilmesi mümkündür. Jeotermal enerji alanları, etkin depremlerin olduğu tektonik bakımdan aktif olan genç volkanların bulunduğu kuşaklardır. Yeryüzüne ulaşan buhar ve sıcak suyun içerdiği enerjiden ya doğrudan ya da başka enerji türlerine dönüştürülerek yaralanılmaktadır. Jeotermal enerji kullanımındaki en büyük problem bu enerji kaynağının oldukça yayılmış bir karaktere sahip olmasıdır. Dünyadan uzaya yılda yaklaşık 4x1017 KJ jeotermal enerji yayılmaktadır. Eğer biz bu enerjiyi kullanabilseydik dünyanın tüm enerji ihtiyacını 20 kez karşılayabilirdik. Yalnız bu miktar tüm dünya yüzeyine yayıldığından metrekare başına sadece 0.063 W enerji düşer ki bu güneşten gelen enerjiden çok daha azdır. Eğer jeotermal enerji tüm yer kabuğuna eşit olarak dağılmış olsaydı, belki de faydalı enerji olarak kullanılma olasılığı olmayacaktı. Jeotermal enerji kaynakları Genellikle tektonik levha sınırları diye bilinen ve depremlerin sık ve şiddetli olmasıyla veya volkanik faaliyetlerle de tanımlanan bölgelerde, yer kabuğunda kırıklar oluştuğundan bu bölgeler genellikle jeotermal enerji açısından zengin bölgelerdir. Jeotermal enerji kaynakları şu şekilde sınıflandırılabilir: (a) Normal ısı gradyanlı sahalar: Jeotermal olarak yüksek ısı akısı gösteren alanların dışındaki alanlardır. Bu alanlarda yaklaşık her 100 metrede sıcaklık 2.5 °C artar. Eğer 150°C’lik bir sıcaklık elde etmek istiyorsak yaklaşık 5000m derinliğinde kuyu kazılması gerekir. Bu uygulama şu anda ekonomik değildir. (b) Radyojenik sahalar: Bu tür bölgeler kayaların içerisindeki radyoaktf elementlerin bozulmasıyla ortaya çıkan ısıyla, sıcaklıkları normal ısı gradyanının üzerine çıkmış bölgelerdir. Genellikle granit gibi kaya tabakalarında toplanan bu enerji, granit tabakalarının su geçirgenliği az olduğundan doğal olarak suya aktarılma olasılığı pek yüksek değildir. (c) Yüksek ısı akışlı bölgeler: Yeraltından yeryüzüne ısı transferi iletim mekanizmasıyla olur. Dünyanın bazı bölgelerinde yerkabuğunun ısıl geçirgenlik katsayısı çok düşük olabilir. Eğer bu yüksek ısı akışı ile bir arada bulunuyorsa sıcaklıklar normal gradyanın üzerine çıkabilir. Örneğin Macaristan'da sıcaklık değişimi 40-75 °C/km civarındadır. Bu değer normal gradyanın yaklaşık üç misli civarındadır. Bu tür yüksek ısı akışlarının oluşmasının sebebi bu bölgelerde yer kabuğunun göreceli olarak ince olması veya kabuğun içine sıkışmış yüzeye yakın bir magma tabakasının olması olabilir. (d) Basınç altındaki jeotermal sahalar: Bazı sedimenter kaya oluşumlarının arasında sıkışmış fosil su kaynakları bulunabilir. Bu tür su kaynakları basınç olarak normal basınç gradyanının üzerinde değerlere sahip olabilir. Eğer basınç gradyanı metre başına 10.5 kPa değerinin üzerindeyse bu tür alanlara basınç altında jeotermal alanlar adı verilir. Bu tür alanların çekici tarafı genelde basınç, sıcaklık ve ****n kaynakları olarak üç enerji kaynağının kullanılmasını sağlayacak bir ortam oluşturmasıdır. (e) Nokta ısı kaynakları: Bu tür ısı kaynakları en kolay kullanılabilen jeotermal enerji kaynaklarıdır. Termal kaynak, ya yerin içinde oldukça yüksekte bulunan bir magma bölgesi veya çatlaklar boyunca yükselmiş bir magma (ergimiş bazalt) tabakasıdır. Genelde yerin 7-15 km altında bulunur. Bu magmadan direk olarak enerji sağlanması için çalışmalar varsa da eğer çatlaklardan kaynaklanan su sızıntıları magmaya yakın bir bölgede gözenekli kayaçlar içerisinde bir su reservuarı oluşturabiliyorsa, su buhar enerji elde edilebilmesi için daha elverişli bir kaynak oluşturur. Şekil 5.1 bu tür bir kaynağın yapısını göstermektedir. Kaynak kapasitelerinin incelenmesi için bir çok yöntem mevcuttur. Bunlar jeolojik etütler, hidroloji, jeokimya ve jeofizik etütleridir. Başlıca Jeofizik etütler; ısı akış ölçümleri, elektrik direnç, elektromanyetik, gravity ve pasif sismik ölçümler olarak sıralanabilir. Fakat her zaman ancak kuyu açımlarından sonra kaynağın gerçek kapasitesini anlayabiliriz. Genel olarak kuyudan çıkan buhar ve su yüzdesine göre jeotermal kaynaklar kuru buhar, buhar çoğunluklu karışım ve su çoğunluklu karışım olmak üzere üç temel kısma ayrılabilir. Hidrotermal kuyulardan çıkan sıvı aslında sadece sudan ibaret değildir. Kimyasal olarak çok kompleks bir yapı içerir. İçinde çok miktarda ergimiş mineraller ve gazlar vardır. Bu mineral ve gaz miktarlarına göre bu sıvıları alkali klorik, asit sulfat, asit sülfat-klorat ve bikarbonat gibi gruplara ayırabiliriz. Jeotermal sıvıların kapsadıkları başlıca gazlar ise karbondioksit, hidrojensülfit, ****n, hidrojen, azot, oksijen, amonyak, argon, neon, kripton, zenon olarak sıralanabilir. Bu kimyasal maddeler jeotermal enerjinin kullanımındaki en önemli zorluğu oluştururlar. Bilhassa suda bulunan silikat ve kalsitler boruların tıkanmasına sebep olur. Genellikle jeotermal kaynaklar 10 000 – 25000 ppm civarında katı ergimiş madde içerirler. Bu miktarın bazı özel bölgelerde 300000 ppm bulduğu da gözlenmiştir. Jeotermal enerji kullanım alanları Jeotermal akışkanın sıcaklığına bağlı olarak kullanım alanları Tablo 5.1‘de verilmektedir. Yeryüzüne çıkan jeotermal akışkandan İtalya, Amerika, Japonya, Filipinler ve Meksika borikasit, amonyum bikarbonat, ağır su (döteryum oksit), amonyum sülfat, potasyum klorür gibi kimyasal maddeler elde etmektedirler. Jeotermal akışkan sıcaklığına bağlı olarak jeotermal enerjinin kullanım alanları sıralanırsa;(Rinehart,1980) Jeotermal akışkanın kimyasal özelliklerinden dolayı korozif maddelerin, kalıntı bırakan veya yoğunlaşmayan bileşenlerin doğrudan sisteme gönderilmesi çeşitli problemlere neden olmaktadır. Bu nedenle kullanılan akışkanın kimyasal özelliklerine uygun inhibitörlerin seçimi ve uygun ekipman, sistem dizaynı ile jeotermal akışkanın kabuklaşma ve korrozyon sorunu çözülerek verimli olarak kullanmak mümkündür. Jeotermal enerjiden elektrik üretimi Jeotermal enerjiden elektrik enerjisi üretiminde çeşitli santral tipleri kullanılmaktadır. Şu anda kullanılmakta olan jeotermal santral tiplerini şu şekilde sınıflandırmamız mümkündür: (a) Kuru Buharlı Jeotermal Santraller: Tüm jeotermal santral türleri arasında en basit olanı kuru buhar santralleridir. Bu tür santraller temel olarak doymuş veya kızgın jeotermal buhar bulunan bölgelerde kullanılabilir. Dünyadaki doymuş veya kızgın jeotermal sıvı bulunan jeotermal alanlar oldukça sınırlıdır. Başlıcaları; Kalifornia Geyser (USA), Lorderello ve Monte Amita (İtalya) ve Matsukawa (Japonya). (b) Buhar Ayırmalı (Tek faz dönüşümlü) Santraller: Yeryüzüne pompalanmadan direkt olarak çıkartılan jeotermal sıvıların pek çoğu iki fazlı (buhar ve sıvı) olarak yer yüzüne ulaşır. Bu iki fazdaki buhar miktarı kaynak özelliklerine ve kuyu başı basıncına göre değişiklikler gösterebilir. Genellikle jeotermal akışkan kaynakta sıvı fazdadır. Fakat kuyu çıkışında bir basınç düşümünden dolayı buharlaşır. Bundan dolayı bu tür kaynağın kullanıldığı santrallere tek faz dönüşümlü santraller adı verilir. Şekil 5.2’de tek faz dönüşümlü bir jeotermal santralın basitleştirilmiş akış diyagramı görülmektedir. Kuyu çıkışındaki iki fazlı jeotermal sıvı ayırıcıda fazlarına ayrıldıktan sonra buhar fazı buhar türbinini döndürme amacıyla kullanılır. Sıvı fazındaki jeotermal akışkan re-enjeksiyonla kuyulara tekrar geri basılır. Bu tür bir santralın kullanım verimi kuru buharlı bir santralın kullanım verimiyle kıyaslandığında çok düşüktür. Bu tür santrallere örnek olarak Türkiye'deki Kızıldere jeotermal santralı verilebilir. Yalnız bu santralde jeotermal sıvı kaynağa geri basılmamaktadır. Jeotermal sıvının kaynağa geri basılması jeotermal kaynağın ömrünü uzatması bakımından önemlidir. Ayrıca Cerro Prietto (Meksika); Otake , Onuma, Onikobe, Kakkonda (Japonya); Ahuchapan (El Salvador), Pauzhetka (Rusya) 'da bulunan santraller bu türün örnekleri arasında sıralanabilir. (c) Buhar Ayırma ve Su Buharlaştırmalı (Çift Faz Dönüşümlü) Santraller: Bu santralın buhar ayırmalı santralden temel farkı separatörden çıkan jeotermal sıvının basınç düşürücü (faz dönüştürücü) ikinci bir seperatörden geçirilerek ilave düşük basınçlı buhar elde edilmesi ve bu ilave buharın ikinci kademe bir türbinde işe dönüştürülmesidir. Bu yüzden bu çevrim çift faz dönüşümlü (birinci faz dönüşümü kuyu içerisinde olmaktadır) santraller olarak da anılırlar. Bu tür santrallere örnek olarak Hatchobaru (Japonya), Krafla (İzlanda) santralleri verilebilir. Toplam kullanım verimi tek faz dönüşümlü sistemlere göre biraz daha yüksektir. (d) Buhar Ayırma ve Çok Kademeli Su Buharlaştırmalı (Çok faz dönüşümlü) Santraller: Bu tür santrallerde üç veya daha fazla basınç düşümü ve faz ayrımı oluşturulur. Faz dönüşüm sayısı arttıkça kullanım veriminde artış gözlenmekle birlikte hem sistem daha kompleks hale geldiğinden hem de maliyetler arttığından toplam faz dönüştürme sayısının ekonomik analizle belirlenmesi gerekir. Bu tür santraller şu anda ekonomik olarak pek cazip görünmemektedir. Türünün tek örneği olan Wrakei (Yeni Zellanda) santralının bu tür için seçilmiş olmasının temel nedeni bir kimya tesisi için jeotermal sıvıdan kimyasal madde elde edilmesidir. (e) Kuyudan Pompayla Jeotermal sıvı çekilen sıvı buharlaştırmalı (tek faz dönüşümlü) santraller: Eğer kuyunun içine pompa yerleştirilmemiş ve jeotermal akışkan direkt basınçlı sıvı olarak kuyudan çekiliyorsa, yer altında ilk basınç düşümü gerçekleşemeyecektir. Bu yüzden pompa çıkışında faz dönüşüm işlemi basınç düşürücü bir seperatörle gerçekleştirilir. Oluşan buhar aynı seperatörde ayrıldıktan sonra türbine gönderilir. Bu tür sistemlere örnek olarak East Mesa Republic (USA) jeotermal santralı verilebilir (f) İkinci Bir Termodinamik Çevrim Sıvısı Kullanan (Bınarı Tipi) Santraller: Bu tür santrallerde jeotermal akışkanın enerjisi ikincil bir sıvıya aktarılır. İkincil sıvı olarak freonlar veya hidrokarbonlar kullanılabilir. Bu çevrimin kritik parametresi jeotermal sıvıdan ikincil sıvıya ısı aktarımı yapan ısı değiştirgecidir. Burada ısı eşanjörü çalışma şartlarının çok iyi denetlenmesi, ikincil bir yedek ısı eşanjörü imali gibi tedbirler uygulanmalıdır. Diğer bir uygulama da direk temaslı ısı değiştirgeçlerinin kullanılmasıdır. Direk temaslı eşanjörlerde jeotermal sıvı ve jeotermal sıvıyla direk olarak karışmayan ikincil çevrim sıvısı ters akışlı olarak aynı reaktöre gönderilir. Buharlaşan ikincil sıvı rektörün üst bölgesinden toplanarak ikincil (binari) sıvıyla çalışan türbine gönderilir. İkincil sıvı termodinamik çevrimi temel olarak kapalı bir çevrimdir. Bu yüzden normal gövde boru tipi kondenser düşük basınç değerleriyle rahatlıkla kullanılabilir. Binari santrallerinin kullanılabilirlilik verimi faz dönüşümü santrallerine göre oldukça yüksektir. Genellikle ikincil sıvılar sistemde yüksek basınçlar altında bulunduğundan türbinler, su buhar ı türbinlerine göre daha küçüktür. İlave ısı eşanjörü maliyeti sistemi pahalı kılan başlıca unsur olarak görülebilir. Binari (ikincil sıvı) santrallerinin faz dönüşüm santrallerine göre avantaj ve dezavantaj lar ını şöyle sıralayabiliriz : Avantajlar ı : - Düşük sıcakl ıkl ı jeotermal kaynaklar ın kullanılmasına daha elverişli olmaları - Türbin boyutunun küçüklüğü ve daha ucuz olması - Yüksek basınçta çalışma - Hava sızması gibi problemlerin yaşanmaması - Çalışma sıvısının korozif olmaması - Isantropik türbin verimlerinin daha yüksek olması - Türbin genleşmesinin tamamen kuru bölgede gerçekleşmesi, böylece toplam türbin ömrünün uzatılması - Daha düşük kondenser basıncı, daha yüksek sistem verimleri Dezavantajlar ı : ■ İkincil sıvı maliyetlerinin yüksekliği - Kaçaklara müsaade edilemeyişi - Isı değiştirgeçlerin pahalı oluşu - Toplam jeotermal akışkan akış oranlarının yüksek olma gereksinimi ■ İkincil sıvı olarak hidrokarbon kullanılırsa, hidrokarbonun yanıcı olma riski taşıması ■ İkincil sıvı olarak freonlar kullanıldığında ozon tabakasına zarar vermeyecek sıvılar seçme zorunluğu olması Rusya Freon 12 ile çalışan bir binari tipi jeotermal santralı Kamçatka yar ımadasındaki Patunka'da başar ıyla denemiştir. 1967 yılında kurulan bu santral birkaç yıl çalıştıktan sonra sökülmüştür. Japonlar Otake ve Mori’de bu tür santraller çalıştırmaktadır. ABD East Mesa'da izobütan, propan kullanan bir santral çalışmaktadır. Çalışan ilk jeotermal santral jeotermal sıvının enerjisini bir ısı eşanjörü ile saf suya aktaran bir jeotermal sıvı/saf su binari sitemi idi. Bu santral İtalya'da çalıştırmıştır. Daha sonra modern türbinlerin geliştirilmesiyle bu uygulamaya son verilmiş ve jeotermal buhar direk olarak kullanılmaya başlanmıştır. (g) Hibrid Fosil /Jeotermal Santraller: Jeotermal enerji santrallerinin en büyük problemi jeotermal sıvıların sıcaklıklarının düşük olması nedeniyle sistem verimlerinin düşük olması ve santrallerden alınan toplam gücün sınırlı kalmasıdır. Bu yüzden birim enerji olarak yatırım maliyetleri de yüksek olmaktadır. Jeotermal kaynakların elektrik enerjisi elde edilmesinde daha etkili kullanılmasının yollarından birisi, klasik fosil enerji santralleriyle hibrit olarak kullanılmalarıdır. Böyle bir santralın en büyük dezavantajı fosil santral yakıtının ve jeotermal enerjinin aynı bölgede bulunma olasılıklarının düşüklüğüdür. Şu anda ülkemizde yap işlet devret modeliyle kurulan doğal gaz santrallerinin çoğalması ve doğal gazın dağıtımının ülke boyutunda dağıtılması hibrit jeotermal santrallerin ülkemiz için geçerli bir alternatif olmasını getirebilir. Doğal gaz tek başına pahalı bir santral yakıtıdır. Özel şirketler tarafından ucuz ilk yatırım maliyeti ve küçük boyutta ısı - elektrik santralleri olarak kurulan bu üniteler eğer jeotermal kaynaklarla birleştirilebilire ham daha ekonomik olarak kullanılabilecekler, hem de jeotermal enerji kaynaklarının kullanımlarını fizibil hale getirebileceklerdir. Türkiye'nin ve dünyanın jeotermal enerji potansiyeli Türkiye jeotermal zenginlik açısından dünyanın yedinci ülkesidir. Jeotermal enerji aramaları, 1962 yılında MTA Genel Müdürlüğü ’nün termal sulara yönelik envanter çalışması ile başlamış, ilk kuyu 1963 yılında İzmir Balçova’da açılmış ve 40 m derinlikte 124 °C akışkan (sıcak su + buhar) bulunmuştur. Ülkemizde yüzey sıcaklığı 40°C’nin üzerinde 140 adet jeotermal saha vardır. Bu sahaların 136 tanesi merkezi ısıtmaya, sera ısıtmasına, endüstriyel proses ısı kullanımına ve kaplıca kullanımına uygundur. Diğer 4 sahanın teknik ve ekonomik olarak elektrik üretimine uygun olduğu saptanmıştır. Jeotermal enerjiden ilk ve tek elektrik üretim santrali Kızıldere’de 1984 yılında kurulmuştur. 20.4 MW kurulu gücü ile dünyadaki jeotermal santraller arasında 14. sırayı almasına karşın 12 MW kapasite ile çalıştırılmaktadır. 200°C’de üretilen su elektrik enerjisi üretiminde kullanıldıktan sonra sera ısıtması ve kuru buz üretiminde kullanılmaktadır. Ayrıca santralde buhardan ayrıştırılan karbondioksit gazı atmosfere verilmeyip santrale entegre olan Karboğaz Şirketi tarafından 40.000 ton sıvı CO2 ve kuru buza dönüştürülmektedir. Bu üretim ile Türkiye’ nin karbondioksit ihtiyacının %50 si bu santral vasıtasıyla karşılanmaktadır. Elektrik üretimine aday bir diğer sahalar Aydın-Germencik (200-232°C), Çanakkale-Tuzla (173°C) ve Aydın-Salavatlı (171°C) sahasıdır. Bugüne kadar jeotermal enerjinin başlıca tüketim alanı ısıtmacılık (konut, sera), elektrik üretimi ve sağlık turizmi olmuştur. Türkiye’deki jeotermal enerji tüketiminin %87’si ısıtma amaçlı kullanılmaktadır. Türkiye'nin görülebilir mevcut toplam jeotermal ısı kapasitesi 2264 MW civarındadır. Halen Türkiye’de 50000 konut eşdeğeri jeotermal ısıtma, 20000 m2 sera ısıtması gerçekleştirilmektedir. Türkiye’de jeotermal enerji ile bazı büyük çaplı merkezi ısıtma uygulamaları aşağıda verilmektedir. - Gönen’de 1500 konut, 56 adet tabakhane, 200 m2 sera, 600 yataklı otel ısıtması ve tabakhanelerin sıcak su proses suyu ihtiyacını karşılayan sistemin kapasitesi 16.2 MW’dır. ■ İzmir’de Tıp Fakültesi (30.000 m2), Balçova Jeotermal Sahasından üretilen akışkanla 1983’den beri ısıtılmaktadır. İlave 110.000 m2 ‘lik ısıtma sistemi ile sıcak su kullanımı durumunda sistemin toplam kapasitesi 17.8 MW olmaktadır. -Türkiye’de ilk kuyu içi eşanjör uygulaması 1981 yılında Balçova Termal Tesislerinde gerçekleştirilmiştir. Bu tesis hotel, açık ve kapalı yüzme havuzu ve kür merkezini içermektedir. - Simav’da 3500 konut, toplam 730 yataklı termal kompleks ve 80.000 m2 alana sahip bir seranın toplam kapasitesi 66 MW’dır. ■Kırşehir’de 1800 konut ve 530 yatak kapasiteli 5 adet oteli ısıtan merkezi ısıtma sisteminin kapasitesi 18.3 MW’dır. Jeotermal enerjinin elektrik üretiminde kullanılması, ekonomik açıdan en önemli olan kullanım şeklidir. Elektrik enerjisi elde edebilmek için gerekli ön araştırmaların ve tesis masraflarının çok yüksek olmasına karşın kurulduktan sonra çok düşük maliyetle işletilmesi de en büyük avantajlardandır. Tablo 5.1'de ülkelerin kurulu jeotermal elektrik üretim kapasiteleri verilmektedir. 1996 yılı itibariyle dünyada toplam 8600 MW gücünde jeotermal santral kurulu gücü vardır. Dünyada jeotermal enerjinin elektrik santralleri dışında kullanımı, 1996 yılı itibariyle toplam 11300 MW güce ulaşmıştır. Amerika Birleşik Devletlerinde 1874 MW, Japonya’da 3321 MW, Çin’de 1915 MW, Macaristan 340 MW, İzlanda’da 1443 MW, Fransa’da 599 MW, İtalya’da 307 MW ve Türkiye’de 635 MW düzeyindedir. |
|
|
|
|
| cüneyt Kullanıcısına bu mesajı için teşekkür eden üyeler: |
AtaK (16-01-2008)
|
|
|
#2 (permalink) |
|
TÜRKİYE’NİN JEOTERMAL ENERJİ POTANSİYELİ Ülkemiz jeotermal enerji potansiyeli açısından dünyadaki zengin ülkeler arasında yer almaktadır. Türkiye de toplam 1000 dolayında sıcak ve mineralli su kaynağı ve jeotermal akışkan çıkan kuyu noktası vardır. Bilinen jeotermal alanların %95’i ısıtmaya uygundur. Türkiye'de az sayıda da olsa yüksek entalpili jeotermal alanlar da keşfedilmiştir. Ancak ülkemizde jeotermale dayalı elektrik üretimi düşük seviyede kalmıştır. Halen 20.4 MWe brüt kurulu güce sahip (242 rezervuar sıcaklığı olan) Denizli-Kızıldere santralı günümüzde zaman zaman 15 MWe çıkmasına rağmen net ortalama 12 MWe elektrik üretmektedir. Aydın-Germencik'te (232rezervuar sıcaklığına sahip) ise aşamalı olarak yaklaşık 100 MWe gücüne ulaşacak taşınabilir üniteler için Yap-İşlet modeline göre işlemler sürdürülmektedir. Balneolojik amaçlı kullanımlar için sıcaklık alt sınırı 20olarak kabul edilmekte olup 600 kaynak grubuyla (1000 adet kaynak) ülkemiz Avrupa'da birinci sırayı almaktadır. Isı enerjisi olarak yararlanmak için 35sınırı kabul edildiğinde ise karşımıza 170 adet jeotermal alan çıkmaktadır. Sadece kaynakların boşalımları değerlendirildiğinde potansiyel 600 MWt cıvarındadır. MTA Genel Müdürlüğünün 35 yılık süre içerisinde açtığı toplam 134.850 m. derinliğindeki 337 kadar jeotermal amaçlı sondaj ile bu potansiyele yaklaşık 2324 MWt (Ekim 2001) katkı sağlanmıştır. Türkiye'nin sıcak su kaynaklarının da dahil olduğu görünür termal kapasitesi ise 2924 MWt cıvarındadır. Yukarıda verilen değerler, ülkede bulunan 600' den fazla kaynak çıkışının, sadece 124’ünün yeraldığı alanlarda yapılan sondajlardan ve kaynaklardan elde edilen değer olup, potansiyel oluşturan diğer alanlarda da sondajlar yapılması halinde, bu potansiyelin önemli ölçüde artacağı beklenmektedir. Ayrıca son yıllarda özel firmalar tarafından yapılmış sondajlı çalışmalar bilinmediği için bu değere dahil edilmemiştir. . Elektrik üretimi Elektrik üretimine uygun sahalar 1 KIZILDERE (Denizli) 2 GERMENCİK-ÖMERBEYLİ (Aydın) 3 TUZLA (Çanakkale) 4 SALAVATLI (Aydın) 5 SİMAV (Kütahya) 6 SEFERİHİSAR (İzmir) 7 DİKİLİ (İzmir) 8 CAFERBEYLİ (Manisa-Salihli) . Isıtma Uygulamaları Ülkemizde yaygın bir şekilde kullanılan merkezi ısıtma amaçlı jeotermal kaynak alanlarında kurulmuş olan ısıtma tesislerinin kapasiteleri aşağıda verilmiştir. Türkiye’de merkezi olarak jeotermal enerji ile ısıtılan yerler: Şehir Isıtılan Konut Sayısı Kurulu Kapasite (Konut) Akışkan sıcaklığı (oC) Gönen 3000 4500 80 Simav 2700 6500 120 Kızılcahamam 2000 2250 80 Narlıdere 700 5000 98 Sandıklı 1000 5000 70 Kırşehir 1800 1800 57 Balçova 6500 15000 125 Afyon 4000 10000 95 Kozaklı 1000 1000 90 Diyadin 1500 1500 78 Jeotermal enerji üretim maliyeti diğer enerji kaynaklarına oranla düşük değerdedir. Bu maliyet entegre sistemler sözkonusu olduğu zaman daha da düşmektedir. . Yatırım analizleri 5 kısımda incelenebilir: 1- Arama faaliyetleri (jeoloji,hidrojeoloji,jeofizik,jeokimya,sondaj,tes t), 2- Kuyudan üretim, 3- Üretimin kuyudan santrala (elektrik veya ısı) taşınması, 4- Santralda elektrik üretilmesi veya ısı enerjisinin kullanımı, üretimde akışkanın niteliği (buhar yüzdesi veya sıcak su) üretim ve taşıma maliyetini etkileyecek faktörlerdir. 5- Yöresel, yasal ve diğer teknolojik koşullar :İklim, vergiler, kuyu derinlikleri ve mesafeleri, akışkanın sıcaklığı ve kimyasal özellikleri, santral tipi, atık akışkanın entegre kullanımı gibi faktörler maliyet üzerinde etkendirler. Jeotermal enerjiden elektrik üretiminde toplam maliyetin %40 ı rezervuar için tesbit çalışmaları, üretim ve reenjeksiyon kuyuları, %50 si santral kurulması ve geri kalan %10 u ise diğer faaliyetler için harcanmaktadır. . Jeotermal enerji endüstriyel kullanımlarının yanında termal turizminde ve balneolojide ( jeotermal enerjinin sağlık amaçlı kullanımı ) de geniş uygulama alanlarına sahiptir. Enerji : Türkiye'de enerji tüketiminde taşkömürü, linyit, petrol, doğalgaz, hidrolik ve jeotermal enerji, odun, hayvan ve bitki artıkları gibi birincil enerji kaynakları ile güneş enerjisi kullanılmaktadır. Elektrik enerjisi ve kok ise ikincil enerji kaynağı olarak değerlendirilmektedir. Nükleer enerjiden yararlanabilmek için de çalışmalar sürdürülmektedir. Birincil enerji ve elektrik tüketim değerlerinde son 40 yılda önemli gelişmeler sağlanmıştır. Bu dönemde birincil enerji tüketimi yıllık ortalama %5 ve elektrik tüketimi ise %11 civarında artış göstermiştir. Bu yüksek artış hızlarına rağmen, kişi başına birincil enerji ve elektrik tüketim değerleri gelişmiş ülke ortalamalarının gerisinde bulunmaktadır. Birincil enerji tüketimi 1997 yılında 73.3 milyon ton petrol eşdeğeri düzeyinden, 1998 yılında %1.1'lik bir artışla 74.1 milyon tona ulaşmıştır. Böylece kişi başına enerji tüketimi 1.168 kilogram petrol eşdeğerine yükselmiştir. 2000 yılında kişi başına birincil enerji tüketiminin 1.382 kilogram petrol eşdeğerine ulaşacağı tahmin edilmektedir. 1990-1995 yılları arasında yürürlüğe konmuş olan Altıncı Beş Yıllık Plan döneminde birincil enerji üretimi yılda %0.9 oranında artarak, dönem sonunda 26.3 milyon ton petrol eşdeğerine ulaşmıştır. 1997 yılında 27.7 milyon ton petrol eşdeğeri olan birincil enerji üretimi, 1998 yılında %4 oranında artarak 28.8 milyon ton petrol eşdeğerine yükselmiştir. Böylece ülke toplam birincil enerji talebenin yaklaşık %39'u yurtiçi kaynaklarla karşılanabilmiştir. Türkiye'de enerji üretimi, büyük oranda kamu kuruluşları tarafından gerçekleştirilmektedir. İretimin talebi karşılamadığı enerji türleri, ithalat yoluyla sağlanarak tüketiciye sunulmaktadır. Ülkedeki enerji talebinin ortalama %60'ı dış kaynak kullanımı ile karşılanmaktadır. Dış kaynak içerisinde en büyük pay petrolündür. Son yıllarda doğalgaz kullanımında da önemli artışlar olmuştur. Yurtiçi kaynakların geliştirilmesi politikası çerçevesinde, 1980'li ve 1990'lı yıllarda üzerinde en çok durulan ve yatırım yapılan kaynaklar, linyit ve hidrolik enerji olmuştur. 1998 yılında ticari üretimin dörtte üçü bu kaynaklardan sağlanmıştır. Linyit termik santralleri, toplam enerji kurulu gücün 1980 yılında %20.9'una ve 1990 yılında %30'una ulaşarak, hidrolik enerji santrallerinden sonra enerji üreten ikinci önemli kaynak haline gelmiştir. Daha sonra düşüş eğilimine giren linyit termik santrallerinin toplam enerji kurulu güç içerisindeki payı 1997 yılında %27.6, 1998 yılında %26.6 olmuştur. 1998 yılında Türkiye toplam elektrik enerjisi kurulu gücü, 23.352 megawatta, ortalama üretim kapasitesi ise 111 milyar kilowatt saate ulaşmıştır. Fiili elektrik üretiminde hidrolik santraller %38, linyit santralleri %29.5 ve doğal gaz santralleri yaklaşık %22.3'lük paya sahiptir. Kişi başına düşen brüt elektrik tüketimi, 1970-1998 yılları arasında 244 kilowatt saatten 1797 kilowatt saatin üzerine çıkmıştır. 1998 yılında enerji sektöründe gerçekleştirilen yatırımların %39.7'si kamu, %60.3'ü ise özel sektör kaynaklıdır. Çatalağzı Termik Santrali, Zonguldak Türkiye'de birincil enerji talebinin 2000 yılında 93 milyon, 2010 yılında ise 179 milyon ton petrol eşdeğerine ulaşması beklenmektedir. Yapılan tahminlere göre birincil enerji üretimi ise 2000 yılında 31 milyon, 2010 yılında 52.2 milyon ton petrol eşdeğeri olacaktır. Orta ve uzun dönemde enerji sektöründe ihtiyaç duyulan yatırımların karşılanmasında devlet kaynaklarının yanısıra özel sektörün de giderek daha ağırlıklı rol almasını sağlamak amacıyla, elektrik sektöründe özelleştirme çalışmaları başlatılmıştır. Ayrıca gerekli hukuki düzenlemeler yapılarak, özel sektör ve yabancı sermayenin Yap-İşlet-Devret, Yap-İşlet ve İşletme Devri Hakkı yatırım modelleri ile sektöre girmeleri sağlanmış, otoprodüktör sisteminin uygulanmasına kolaylıklar getirilmiştir. Yürürlüğe giren yasal düzenlemelerle, yerli ve yabancı sermaye şirketlerinin hidroelektrik, jeotermal ve nükleer enerji alanları dışında elektrik enerjisi üretmek üzere, kendi tesislerini kurmalarına ve ürettikleri elektriği pazarlamalarına imkan sağlanmıştır |
|
|
|
|
| cüneyt Kullanıcısına bu mesajı için teşekkür eden üyeler: |
AtaK (16-01-2008)
|
|
|
#3 (permalink) |
|
devamı Alternatif enerji kaynaklarının gerekliliği ve kullanımı Nükleer enerjinin mali, ekolojik, teknik ve toplumsal sonuçlarını gözönüne serdikten sonra "peki yerine ne konmalı"nın da açılımını yapmak gerekiyor. Bu noktada ilk fosil yakıtların daha rasyonel kullanımı akla gelir. Ancak her ne kadar nükleer dayatmacılarının öne sürdüğü gibi onbeş yıl değilse de, fosil yakıt kaynaklarının da bir ömrü vardır. Bir gün tükenecektir de... Fakat bu süre bize yenilenebilir, temiz enerji kaynakları kullanımını geliştirme yolunda önemli mesafeler aldıracak kadar uzundur. Bu bağlamda nükleer enerjinin de kaynağının sınırsız olmadığının, kısıtlı doğal kaynaklara dayalı bir enerji türü olduğunun da altını çizmek gerekiyor. Zira nükleer enerjinin hammaddesi olan toryum ve uranyum da dünyada sınırlı miktarda bulunuyor. Yenilenebilir enerji kaynaklarının açılımına geçmeden önce bir noktayı ısrarla vurgulamak lazımdır: Gelişmiş ülkelerin nükleer enerji propogandası yapması alternatif enerji kaynaklarını görmezden gelmesi anlamına gelmiyor. Özellikle Avrupa ve uzakdoğu ülkeleri tüm bilimsel olanaklarıyla bunun için çalışıyorlar. Ancak du devletlerin "küreselleşme" şarkısı eşliğinde "dünyanın geri kalanı"nı kendilerine bağımlı kılabilmek için nükleer enerjiyi üçüncü dünya'ya transfer etme çabasında olduklarını gözden kaçırmamak gerekiyor (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı 1958-90 yılları arasında 3. Dünya'da nükleer santral promosyonu için 479 milyon dolar harcamıştır). Türkiye'nin de bu sürecin edilgen bir parçası olduğunu gözönünde tutarak alternatif enerji konusuna motive olmak gerekli gibi görünüyor. En yalın anlatımla "doğal çevrede sürekli ve tekrarlanan enerji akımlarının nicelik ve nitelik özelliklerini bozmayacak şekilde kullanımı" olarak tanımlanabilen yenilenebilir enerji kaynakları, gerek konvansiyonel enerji kaynaklarının daha düşük maliyetlerle yerini tutabilmeleri, gerekse üretim ve kullanım sırasında çevreyi daha az kirletmeleri (ya da hiç kirletmemeleri) gibi iki önemli sebeple hemen her ülkenin önem verdiği konular haline gelmiştir. Güneş enerjisi, rüzgar enerjisi, jeotermal enerji, biyokütle enerjisi bu alternatif kaynakların başlıcalarıdır. Sualtı akıntılarından enerji elde etme fikri ise özellikle son yıllarda kaydedilen teknik mesafelerle daha da ciddiye alınan önemli bir seçenek durumuna gelmiştir. Güneşle kol saati çalışır, peki ya fabrika? Bugün üzerinde çalışılmakta olan yeni ve temiz enerji kaynakları arasında güneş enerjisi sınırsız bir potansiyele sahip olması, tükenmez niteliği, çevre kirliliğine yol açmaması, iletim ve dağıtım sorununun bulunmaması gibi sebeplerle büyük önem kazanmış bulunmaktadır. Gezegenimizin güneş enerjisi potansiyelini anlamak için birkaç rakam: Dünyamıza her yıl 5.4 milyon exajüllük güneş enerjisi temas eder. Bunun atmosferde kalan 2.5 milyon exajüllük miktarı 1990 yılında tüm dünya üzerinde tüketilen enerjinin 6000 katıdır. Bir başka deyişle, tarihin başından beri insan kullanımına açık petrol, kömür, doğal gaz gibi fosil yakıtların toplamı, dünyaya ulaşan güneş ısısının 30 günlük bölümüne eşdeğerdir. 70'lerden itibaren ısıl enerjisini kullandığımız güneş, son yıllarda gelişen teknolojiyle bize elektrik enerjisi kaynağı olarak da hizmet verebilmektedir. Tatil beldelerimizdeki çatılardan aşina olduğumuz güneş toplayıcıları, ısıtma misyonlarını dünyada çoktan aşmışlardır. Güneş panelleri ve fotovoltaik pillerle giderek düşen maliyetlerle elektrik enerjisine sahip olmak olasıdır (70'li yıllarda kws başına 30$ olan maliyet 90'lı yılların başında 13 cent'e kadar düşmüştür). Bu alandaki en başarılı örneklerden birini Dominik Cumhuriyetinde görmekteyiz. Son dokuz yıl içinde burada 2000 den fazla ev güneş enerjisiyle elektriklendirilmektedir. Bu başarı, Richard Hansen tarafından kurulmuş ve kar amacı gütmeyen Enersol Associates adlı ABD grubu ile Asociasion Para El Desarrollo de Energia Solar adlı bir Dominik organizasyonunun ortaklaşa çabası sonucu ortaya çıkmıştır. Akdeniz’i çevreleyen ülkeler de nükleer seçeneğe yönelmektense rüzgar ve güneş potansiyellerini değerlendirmekteler. İsrail'de güneş enerjisi her yıl 300 000 ton petrole eşdeğer enerji sağlamaktadır ve bu, ülkenin birincil enerji gereksinmesinin %3'üne eşittir. Oysa ülkemiz coğrafyası bize güneş enerjisi hususunda daha geniş avantajlar sunmaktadır. Tarım ya da otlak alanı olarak kullanılamayacak geniş yüzeylere güneş panelleri konumlandırılabilir. Güneş ışığı açısından ne denli zengin olduğumuzu da yaşayarak görmekteyiz. Ülkemizin elektrik enerjisi amaçlı teorik güneş enerjisi potansiyeli 8.8 milyon TEP'tir. Bu potansiyelin yararlanılan kısmı ne yazık ki henüz ar-ge niteliğindedir. Oysa ar-ge kuruluşlarımızda yapılan araştırmalar, özellikle güneş pilleri konusunda seri üretime geçilebileceğini göstermiştir. Sonuçta, başlıkta sorulan sorunun yanıtı "henüz hayır"dır. Ancak bu yolda şimdiye dek alınan mesafe önemlidir ve önümüz açıktır. Tek gereksinmemiz biraz ilgi ve iyi niyet... Enerjide yeni rüzgarlar Dünyada kullanılan en eski enerji kaynaklarından biri de rüzgardır. Çıta ve bezden yapılma geniş kanatlı yel değirmenleri, artan enerji talebi ve onu ivedilikle karşılamaya çalışan konvansiyonel enerji modellerinin yaygınlaşmasıyla bir kenara itilmiş, bulunduğu yörenin bir kültür dokusu olarak kalmaya mahkum bırakılmıştı. Oysa bugün alternatif enerji kaynaklarındaki atılım rüzgarları yine yel değirmenlerinden yana esmektedir. Özellikle ABD ve Danimarka bu gelişmelerin lokomotifi olmuşlardır: Dünyanın ilk rüzgar türbini Danimarkalı mühendisler tarafından 1890 yılında keşfedilmişti, ancak 20.yy'ın ortalarında çok daha ucuz olan petrole geçilmesiyle geçici bir süre unutulmuştu. Bugün enerji politikasına halkının insiyatifiyle yön veren Danimarka'da toplam kapasitesi 500 mwt'ı aşan 4000'e yakın rüzgar türbini çalışmaktadır. Kaliforniya'daki "rüzgar çiftlikleri" ise 1993 yılında 3 miyar kws elektrik üretiyordu, ki bu da bütün San Fransisco'nun tüm meskenlerinin ihtiyacının türbinlerle karşılanması anlamına geliyordu. Bu rakamlar dünyanın mevcut rüzgar enerjisi potansiyeline nispeten yine de devede kulak kalıyor: Yapılan ölçümlere göre dünya üzerinde bir yılda elde edilebilecek rüzgar enerjisinin 2 milyar 100 milyon ton petrole eşdeğer olduğu tahmin edilmektedir. Bu potansiyelin farkına varan Avrupa Birliği'nin 2000 yılına kadar rüzgar gücü ile üretilen 4000 mwt'lık bir kapasite geliştirmeyi ve 2005 yılına kadar bu kapasiteyi iki kat artırarak 8000 mwt'a ulaşmayı planladığı görülmektedir. Teknoloji geliştikçe sistemin maliyeti de düşmektedir: 80'li yılların başında bu cihazların 3000$ yatırım maliyetleri ve kw/s başına 20 cent'lik üretim maliyetleri vardı. 80'li yılların sonlarında daha gelişmiş cihazların yatırım maliyetleri 1000$'a, üretim maliyetleri ise 7 cent'e kadar düşmüştür. Bu da termik ya da doğalgazlı santrallerin 4-6 cent'lik maliyetleri ile karşılaştırılabilecek düzeye gelindiğini gösterir. Türkiye'nin üç tarafı denizlerle çevrili ve engebeli olan coğrafi konumu özellikle kıyılarda, tepelerde ve denize açılan vadi ağızlarında çok kanatlı türbin ya da aerojeneratörlerin kullanımına olanak sağlamaktadır. Avrupa'nın iyi sayılan bölgelerinin rüzgar potansiyelinin ülkemizin kıyı bölgelerinin potansiyeline yakın olduğu ve Avrupa Birliği'nin gelecekte elektrik üretiminin %10'unu bu kaynaktan karşılamayı amaçladığı düşünülerek, ülkemizin de bu hedefe yakın hedef ve politikalar belirlemesi gerekmektedir. Nitekim Türkiye Mühendisler Odası İzmir şubesinin hazırladığı raporda "Bozcaada, Çeşme, Bodrum, Datça, Sinop, Akhisar ve Çanakkale'nin kesintisiz rüzgarlarına karşı rüzgar çiftlikleri kurulabilir" deniyor. En "Yeşil" enerji Yeşil enerji kaynakları arasında bu nitelemeyi en çok hakeden enerji kaynağı biyokütledir. Biyokütle, yeşil bitkilerin güneş enerjisini fotosentezle kimyasal enerjiye dönüştürerek depolaması sonucu meydana gelen biyolojik kütle ve buna bağlı organik madde kaynakları olarak tanımlanır. Bu sistem, organik madde içeren atıkların mikrobiyolojik yönden değerlendirilmesi, çevre kirliliğine yol açmaması, hem de temiz enerji üretimi sağlaması yönünden önem taşımaktadır. Biyokütle, genel olarak kolay elde edilen bir enerji kaynağıdır. Özellikle enerji kaynakları sınırlı ve tarımın ağırlık taşıdığı gelişmekte olan ülkelerce tercih edilmektedir. Ne var ki, en azından günümüz teknolojisiyle gelişkin bir sanayi ülkesini güç yönünden beslemekten uzaktır. Yine de üzerinde durulmaya değer bir enerji kaynağı olduğunu ispatlayan bazı rakamlar vardır: Ülkemizde, hayvansal dışkı kaynaklı biyokütleden 2.8-3.9 milyar metreküp biyogaz üretilebileceği anlaşılmıştır. Bu potansiyelin yıllık enerji cinsinden değeri 24.5 kws'dir. Bununla da toplam ülke enerji tüketiminin yaklaşık %5'i karşılanabilecektir. Dünya enerji konseyinin 1990 yılı verilerine göre dünya enerjisinin %15'i biyokütleden sağlanmaktadır. Ancak bazı teorik çalışmalara göre biyokütle 2050 yılına kadar dünyanın katı ve sıvı yakıt gereksinmesinin %38'ini ve elektriğin %18'ini sağlayabilecektir. Zira bu alanda özellikle ülkelerin özgün koşullarına göre geliştirilen yeni modeller hem üretimde çeşitliliği sağlamakta hem de dışa bağımlılık yerine yerel kaynakların kullanılmasını sağlamaktadır. Yeraltına kulak verin Yenilenebilir enerji kaynakları arasında titizlikle incelenmesi gerekenlerden biri de jeotermal enerjidir. Jeotermal enerji, yerkabuğunun işletilebilir derinliklerinde olağandışı birikmiş olan ısının yarattığı enerjidir. Bu ısı yeryüzüne çatlaklardan doğrudan doğruya sıcak su ya da buhar olarak ulaştığı gibi sondajla da çıkartılabilir. Dünya üzerindeki jeotermal enerji kapasitesi bugün 7000 mwt'tır. Yüzyılın sonunda dünya toplamının 15000 mw'a ulaşacağı ve yaklaşık 40 ülkenin bundan yararlanacağı düşünülmektedir, zira dünya jeotermal enerji kullanımı 1970-90 yılları arasında 10 kat artmıştır. Yine de bu kaynağın çok az bir bölümünden yararlanılabildiği açıktır. Örneğin bugün 270 mw'lık kapasiteye sahip olan Japonya'nın 69000 mw'lık bir potansiyele sahip olduğu tahmin edilmektedir. Bu da ülkenin halen sahip olduğu nükleer kapasitenin iki katıdır. Türkiye'nin görülebilir mevcut kapasitesi 2000mwt civarındadır. Bu kapasitenin 1400mwt'lık bölümü açılan sondajlarla sağlanmıştır. Bu potansiyelden ısıtmacılıkta yararlanıldığında 280000 kadar konutun ısıtılabilmesi gündeme gelmektedir. Halbuki ülkemizde işletilmekte olan merkezi ısıtma sistemlerinin kapasitesi henüz 202mw kadar olup bu değer 3000 konuta karşılık gelmektedir. Rüzgar ve güneş enerjisinde olduğu gibi, üretim maliyetleri düştükçe jeotermal enerjiye olan ilgi de yükselecektir. Halen bir jeotermik santralin tesis süresi ile maliyeti kömür ve su kaynaklı santrallere göre daha düşüktür. Jeotermal enerji kullanımı 2025 yılında 5 exajüle ve 2050'de belki de 10 exajüle yükselerek 21.yy'da mütevazi ama önemli bir rol oynayacaktır. Görüldüğü üzere, enerji elde etmek için doğal yapıları mahvetmekten başka seçenek göremeyenleri yine doğanın kendisi utandırıyor. Güneşi, suyu, rüzgarı, hatta gübresiyle bize görmezden gelinemeyecek bir seçenekler serisi sunuyor. Bu dosyayı hazırlarken elimize geçen bir gazete kupürü İstanbul ve Çanakkale boğazlarının çift yönlü akıntılarından elektrik elde etmenin mümkün olduğunu, ancak bu yönde hazırlanan projelerin pek ciddiye alınmadığını yazıyordu. İşte bu gibi durumlar iki gerçeği ortaya çıkarıyor: Birincisi, enerji kaynağı olarak öne sürülebilecek tek seçenek atom değil. İkincisi de sistemin derdi insanlara ucuz, sürekli ve temiz enerji sunmak hiç değil. Birinci gerçek amatör bir araştırma dosyasıyla bile ortaya konabildi sanırız. İkinci gerçeği ise egemen yapı duyarsızlığı, sorumsuzluğu ve yalancılığıyla kendi kendine ele vermektedir. Halkın duruşunu manipüle etmeye yönelik uyduruk elektrik kesintilerinden, parayla kiralanan "nükleer övücü" profesörlerin çığırtkanlığına kadar sistem elindeki tüm kozları oynamakta, yakalamaya çalıştığı meşruluk zeminini de iyiden iyiye yitirmektedir. Sonuç olarak sistem, enerjiden çok enerjinin rantına ihtiyaç duyuyor. Bu bir enerji açığının varolmadığı anlamına da gelmiyor elbette, ancak her ne kadar tartışmamızın ekseni enerji ihtiyacı olgusu olsa da bu ihtiyacın nelerden kaynaklandığı da temelden sorgulanmalı, "bu kadar enerji ne/kim için sorusunu herkes kendi kendine sormalıdır. Son yıllarda endüstrileşmenin global düzlemde dizginlerinden boşalması, pompalanan tüketim çılgınlığı, üretim ilişkilerinde kuralsızlığın kurallaşması ve kurumsallaşması...vs burjuvaziyi herşeye muktedir ulus-aşırı bir güç haline getirirken, ihtiyaca göre değil artık değerin artırımına yönelik bir endüstriyel yapılanma politikasını da beraberinde getiriyor. Tüm bunlar toplumsal özgürleşmenin önüne dikilen engellerdir. Her türlü kitlesel denetimden uzak bu tahakkümcü yapının bir uzvu da nükleer enerjidir. Bu bilinçle çevresel duyarlılığımızı motive edip bulunduğumuz her kulvarda bu nükleer cinnete karşı durmalıyız. |
|
|
|
|
| cüneyt Kullanıcısına bu mesajı için teşekkür eden üyeler: |
AtaK (16-01-2008)
|
|
|
#4 (permalink) |
|
jeo termal santrale örnek İşletmenin Adı Jeotermal Santralı Bulunduğu Yer Denizli - Sarayköy Kurulu GüçüM W17,5 Yıllık Üretim Kapasitesik W h122.500.000 İşletmeye Açılış Tarihi 11.02.1984 Yapımcı FirmaG I EGENERATÖR KARAKTERİSTİKLERİYapımcı FirmasıANSALDO Generatör Tipi Yuvarlak Kutuplu Gücük V A20 590 GerilimiV10 500 FrekcansıH z50 İkaz Gerilimi ve AkımıV A446 A - 110 V DC Soğutma Sistemi Tipi Endirekt Hava Soğutmalı Ana Trafo Yapımcı FirmaE S A Ş Ana Trafo Çevirme Oranı14,6 TÜRBİN KARAKTERİSTİKLERİ Yapımcı FirmaANSALDO 14 adet reaksiyon kademeli Türbin Tipi alçak basınç türbini Türbin Devir Sayısıd / dk3 000 Buhar Giriş Sıcaklığı°C147,2 Buhar Giriş Basıncıkg / cm²3,5 Kondense Vakum Basıncıata0,09 Kondense Soğutma Suyu MiktarıTON / saat7 000°C28 giriş Kondense Soğutma Suyu Sıcaklığı°C39 çıkış Bu mesaj en son " 16-01-2008 " tarihinde saat 18:48 itibariyle cüneyt tarafından düzenlenmiştir.... |
|
|
|
|
| cüneyt Kullanıcısına bu mesajı için teşekkür eden üyeler: |
AtaK (16-01-2008)
|
|
|
#7 (permalink) |
|
sonn olarakk bu olabilirmi lise düzeyinde Jeotermal Enerji Olanakları ve Yararlanma Ege ve Akdeniz bölgeleri gibi dünyanın önemli volkanik alanlarında yaşayan insanlar için, yer içinden gelen ısı düşüncesinin, uzun süreden beri bilinmekte olduğu kesin gibidir. Ancak, yer bilimleri, bu ilk dönemlerinde güçlü bir yapıya sahip olmadığından, yer altındaki sıcaklıklar üzerine güvenilir çok az bir bilgi vardır. Eski Yunanlılar Yeraltı Dünyası’nı belirli tanrıların ve ölen kişilerin ruhlarının ikametgahı olarak düşünmeyi tercih etmişlerdir. Diğer dinler de Yeraltı Dünyası’nı ruhların cezalandırma yeri olarak düşünme eğilimini göstermişlerdir. Yer içindeki çok yüksek sıcaklıklar çoğu zaman cezanın verildiği yer olarak düşünülmüştür. Örneğin; Ortaçağ hıristiyanlarının ve müslümanlarının cehennem kavramı, budistlerin avichi kavramı bunlara örnek olarak verilebilir. Diğer yandan İnkalar, kötü insanların ruhlarını yeraltındaki soğuk bölgelerde kalarak ceza göreceğine inanıyorlardı. Budizm’de ise soğukla olduğu kadar sıcakla da cezalandırmaya yönelik inanç vardı (Özçep ve Orbay, 2002; Orbay, 2001, Jassop, 1990; Bott, 1982; Fowler, 1990, Lowrie, 1997). Tüm dünyada hızlı bir artış gösteren enerji gereksiniminin büyük bir kısmı bir süre daha fosil yakıtlar ve hidrolik enerji ile karşılanabilecektir. Fosil yakıtların kısa bir dönemde tükenebileceği ve bir süre sonra bunların yerini yeni enerji kaynaklarının alması beklenmektedir.Yapılan enerji kongrelerinde belirlenen sonuçlara göre; tüm dünya ülkeleri yeni enerji kaynaklarının geliştirmesine özen göstermektedir. Bu yeni enerji kaynaklarının en önemlilerinden biri de jeotermal enerjidir (Şimşek ve diğ., 1981). Jeotermal enerjinin önemi ancak günümüzde yeni yeni anlaşılmaya çalışılan bir kavramdır. En geniş anlamıyla Yerküre’nin doğal ısısıdır (Armstead, 1983; Edwards ve diğ.,1982) Jeotermal enerji yerkabuğunun işletilebilir derinliklerinde olağan dışı olarak birikmiş ısının oluşturduğu bir enerji türüdür. Bu ısı yeryüzüne doğal olarak sıcaksu kaynakları ve buhar şeklinde veya sondajlarla çıkartılan sıcaksu, sıcaksu + buhar ve buhar şeklinde ulaşmaktadır. Doğrudan veya başka enerji türlerine dönüştürülerek de ekonomik olarak kullanılabilir (Şimşek ve diğ.1981). Yerin derinliklerinde varolan bu ısı kaynağı henüz soğumamış bir mağma kütlesi veya genç volkanizmayla ilgilidir. Yeraltına sızan meteorik sular, burada gözenekli ve geçirimli özelllikleri bulunan hazne kayalarda toplanır. Hazne kayalar üzerinde geçirimsiz örtü kaya vardır. Isı bu şekilde yerkabuğunun kırık ve çatlakları boyunca dolaşan sularla yeryüzüne aktarılabildiğinden, hidrotermal sistemler sözkonusu olur. Yerkabuğu içinde doğal su dolaşımına izin verecek nitelikte kırık yoksa ve yine de ısı birikimi varsa oluşturulacak yapay kırıklar içinde dolaştırılacak akışkanlarla yine enerji elde edilmesi mümkündür. Bu sistemlere kızgın kuru kaya denmektedir (Şimşek ve diğ., 1981; Armstead, 1983; Edwards ve diğ.,1982; Lee, 1957, Jassop, 1990). Jeotermal kaynaklar akışkanların sıcaklıklarına ve taşıdıkları ısı enerjisine bağlı olarak düşük entalpili (akışkan sıcaklıkları 160 °C’den küçük), orta entalpili (akışkan sıcaklıkları 160 °C - 190 °C arasında), yüksek entalpili (akışkan sıcaklıkları 190 °C’den büyük) olarak ayrılmaktadırlar. Düşük ve orta entalpili kaynaklar özellikle ısıtma amaçlı kullanılırlar. Orta entalpili jeotermal akışkanın elektrik enerjisi üretiminde kullanımı için yeni teknolojilerin kullanımı şarttır. Düşük entalpili akışkanların kaplıca-termalizm uygulamaları önemlidir. Yüksek entalpili akışkanlar ise; elektrik üretimi ve buna bağlı entegre diğer işlerde kullanılırlar (Ültanır, 1998). Tarihsel çağlarda sadece sağlık amacıyla kullanılan jeotermal enerjiden ilk olarak 1904 yılında İtalya’da elektrik üretimi gerçekleştirilmiştir. Dünyada son yıllarda jeotermal enerji kullanımı çok gelişmiş 1981 verilerine göre elektrik üretimi 2462 MW’a ve endüstriyel uygulamalar ve ısıtmacılıkta 6298 termal MW’a ulaşmıştır. Ülkemizde 1962 yılında MTA Enstitüsü tarafından başlatılan jeotermal enerji aramaları ile Türkiye’nin önemli bir Jeotermal enerji kuşağı içinde bulunduğu ve bir çok jeotermal alanın bulunduğu belirlenmiştir. Bu çalışmalarda, jeoloji, jeofizik, jeokimya, jeomorfoloji, sondaj ve çeşitli test yöntemleri uygulanmıştır. Denizli Kızıdere Jeotermal alanı UNDP (Birleşmiş Milleteler Geliştirme Programı) ile ortak proje sonunda ilk geliştirilen alanımız olmuştur (Şimşek ve diğ., 1981). Dünya Rezervleri Yerin merkezindeki ısı enerjisi, kötü bir iletken olan yerkabuğundan gayet yavaş bir kondüksiyonla yeryüzüne doğru akmaktadır. Bu yavaşlığa rağmen dünyanın her yıl ısısından 250x105 kcal kadarını bu yolla kaybettiği tahmin edilmektedir. Kaybedilen bu ısı enerjisinin 35.7 milyar ton taşkömüre eşdeğer olduğu bu miktarın ise dünyanın yıllık enerji üretiminin 5-7 katı düzeyinde olduğu hesaplanmıştır (Şimşek ve diğ., 1981). Diğer yandan dünyadaki toplam jeotermal enerji potansiyelinin 5x1020 ton taşkömüre eşdeğer olduğu tahmin edilmektedir. Ancak bugün için ekonomik bakımdan işletilebilir maksimum derinlik olan 3 km içerisinde yerkabuğu bu potansiyelin küçük bir bölümünü içerir. Dünya jeotermal akışkanından elde edilebilecek toplam enerji miktarının 1980-2050 yılları arasındaki dönem için en az 100 milyon ton kömüre eşdeğer olacağı tahmin edilmektedir (Şimşek ve diğ., 1981). Jeotermal Enerjinin Kullanımı: Yeryüzüne ulaşan (sondajlarla veya doğal olarak) buhar ve sıcaksuyun içerdiği enerjiden ya doğrudan ısıtma ya da başka enerji türlerine dönüştürülerek yararlanılmaktadır. Bunlar 1) Elektrik Enerjisi Üretimi 2) Isıtma a) Seraların Isıtılması b) Tropikal Bitki Yetiştirme c) Binaları ve Kentleri Merkezi Isıtılması ve Sıcak Su Kullanımı d) Toprak, cadde vb. ısıtma e) Havaalanı Pistlerini Isıtma f) Yüzme havuzu, Fizik tedavi vb. Isıtma 3) Çeşitli Endüstriyel Uygulamalar olarak sınıflandırılabilir. Jeotermal enerji, yerkabuğunun çeşitli derinliklerinde olağandışı birikmiş ısının oluşturduğu bir enerji türüdür. Bu ısı yeryüzüne doğal olarak sıcaksu kaynağı ve buhar veya sondajlarla sıcaksu, sıcaksız-buhar ve buhar şeklinde ulaşmaktadır. 1962 yılından bu yana M.T.A. Enstitüsünce yapılan Jeoloji, Jeofizik, Jeokimya, Jeomorfoloji, sondaj ve test çalışmaları sonunda Türkiye'nin jeotermal enerji olanakları açısından çok zengin ülkeler arasında olduğu belirlenmiştir. İlk uygulama olarak Denizli-Kızıldere'de 500 kW’lık pilot türbin ve 3000 m lik pilot sera ısıtmacılığı başarılı sonuçlar vermiş, 20 MW’lık elektrik üretim santralı TEK tarafından kurulmaya başlanmış ve 1982de üretime geçmesi planlanmıştır. Bunun yanısıra her birinin kapasitesi en az Kızıldere'ninki kadar olduğu saptanan yaklaşık 15 jeotermal alanın sondaj aşamasına gelinceye kadar tüm etüdleri yapılmış durumdadır. Eldeki verilerle yapılan bir envanter çalışmasına göre; en az toplam 4500 MW kapasiteli elektrik üretim santralının kurulup işletilebileceği saptanmıştır. Bu kapasite hallerı ülkemizde elektrik üretimi yapan tüm santralların toplam kapasitesine eşdeğerdir. Elektrik üretiminin yanısıra doğrudan ısı enerjisi şeklinde kullanımda (kent ısıtması, tarımsal yada endüstriyel uygulamada) ise yine en az 31100 termal MWlık bir enerji sağlanabileceği hesaplanmıştır. Bu enerji ile 150.000 dönüm yerin ısıtılabileceği, 6.000.000 ton ürün elde edilebileceği ve ülke ekonomisine önemli bir katkıda bulunabileceği anlaşılmıştır (Şimşek ve diğ., 1981). Jeotermal enerjinin maliyetinde % 50-80 oranındaki düşüklüğün, tükenmezliğin, yenilenebilirliğin, devreye girme çabukluğunun ve yurdumuz düzeyindeki olumlu dağılımın yanısıra ulusal enerji kaynağı olması ve özellikle elektrik dışı uygulamalarda;,ulusal teknolojinin yeterli olabilmesi, Türkiyenin bu yeni enerji kaynağının araştırılması ve işletilmesine ne denli önem vermesi gerektiğini göstermektedir. Jeotermal enerji artan enerji gereksinimimiz ve geleceğimiz için çok önemli bir enerji potansiyelidir. (Şimşek ve diğ., 1981) Türkiye’de Jeotermal Enerji Araştırmalarına Yönelik Jeofizik Çalışmalar: Türkiye Jeotermal Enerji yönünden şanslı ülkeler arasında yer almaktadır. Aktif faylarla sınırlı grabenler ve yaygın genç volkanizmaya bağlı olarak doğal buharın, hidrotermal alterasyonların ve sıcaklığı yer yer 100 °C’ye ulaşan 600’den fazla sıcak su kaynağının bulunuşu Türkiye’nin önemli jetermal potansiyele sahip olduğunun bir kanıtıdır (Ültanır, 1998). 1962 yılında MTA Enstitüsü tarafından bir sıcaksu envanter çalışması olarak başlatılan Türkiye’nin jeotermal enerji araştırılmasında, jeoloji, jeofizik, jeokimya, jeomorfoloji, sondaj test ve pilot jeotermal santral yapımı çalışmaları konusunda oldukça önemli deneyimler kazanılmıştır. Jeofizik olarak; gravite, özdirenç, mağnetik ve sismik çalışmalarıyla makro ve mikro tektonik hatlar, üretime elverişli rezervuarların bulunabileceği saha sınırları ve yaklaşık derinlikler belirlenmektedir. 1981’e kadar 35050 km2 gravite, 2301 nokta ve 1598 km2 özdirenç ölçüm çalışması tamamlanmıştır. Uygulanan tüm jeofizik anomaliler üzerinde gradyan sondaj yerleri seçilmektedir. Gradyan sondajları, derinlikleri 60-120 m arasında değişen ve belirlenen saha sınırları içinde yer sıcaklığının değişiminin bulunması nedeniyle yapılan sığ sondajlardır. Bu arada eldeki verilerle Türkiye’nin bir ısı akısı haritası hazırlanmıştır. Bu çalışamlarla Türkiye’nin aşağıdaki önemli jeotermal alanları belirlenmiştir: • Denizli Kızıldere Jeoermal Alanı • Aydın Germencik Söke Jeotermal Alanı • Çankkale Tuzla Jeotermal Alanı • İzmir Seferihisar Jeotermal Alanı • İzmir Agamemnun Jeotermal Alanı • Afyon Gecek Jeotermal Alanı • Nevşehir Acıgöl Jeotermal Alanı • Ve diğer jeotermal alanlar Bugüne kadar bulunan jeotermal alanların % 95’i ısıtma amaçlı uygulamalara uygun sıcaklıkta olup 30 °C’nin üzerinde toplam 140 jeotermal alan Türkiye sathına dağılmış olmakla birlikte, çoğu Batı, kuzeybatı ve Orta Ana |