full programlar-oyun yamalari-dizi arsivi-msn-cep-telefonu-ipod  

DÜŞÜnme Ve Sosyolojİ

Bilgi Kulübü kategorisinde ve Felsefe, Sosyoloji ve Psikoloji forumunda, bulunan DÜŞÜnme Ve Sosyolojİ konusunu görüntülemektesiniz. I. Dü şünme ve Sosyoloji I. Düşünme ve Sosyoloji Genel bir kanıya göre insan, kainatta bilinen varlıklar arasında en mükemmel ...



Geri Git   full programlar-oyun yamalari-dizi arsivi-msn-cep-telefonu-ipod > Eğitim & Öğretim > Tez & Makale > Bilgi Kulübü > Felsefe, Sosyoloji ve Psikoloji

Maşaallah

Kayıt SSS Üye Listesi Takvim Konuları Okundu İşaretle
Eski 16-02-2008, 09:04   #1 (permalink)
Varsayılan DÜŞÜnme Ve Sosyolojİ

I. Düşünme ve Sosyoloji




I. Düşünme ve Sosyoloji

Genel bir kanıya göre insan, kainatta bilinen varlıklar arasında en
mükemmel olanıdır. Kendi zihni yetenekleriyle en küçük ayrıntısına kadar
kurduğu muazzam bir sosyal dünyada yaşamaktadır. İnsanın kendi sınırları
ötesini idrak edemediği için en mükemmel olduğunun ispatı elbette mümkün
değildir. Ancak şu husus kesindir ki, insanda bulunan özelliklerden bir
kısmı bilinen diğer varlıklarda ya hiç yoktur ya da çok ilkel seviyelerde
mevcuttur. Bu özelliklerden en önemlisi akıl ve onun insana mahsus olan
fonksiyonlarıdır. Düşünebilmesi ve aklına hitap edilebilmesi sayesinde
diğer varlıklardan ayrı, özel bir konumda bulunmaktadır. Sahip olduğu
düşünme yetkisi ve görevi nedeniyle de davranışlarının sorumluluğunu
yüklenmektedir. Bu sorumluluğun ödülü geleceğini istediği gibi yine
kendisinin kurmasıdır. İşte insan açısından düşünmenin önemi bu
anlamdadır. Başka bir deyişle kendi geleceğini kuran insan için genel
anlamıyla düşünme, en önemli özelliktir.
Özellikle felsefi bakış açısından, günümüze intikal eden miras
çerçevesinde insanın düşünme özelliğini yeterince kullanmadığı da
görülmektedir.[1] Halen pek çok sosyal problem çözümsüzlük içinde
varlığını sürdürmektedir. Bir kısmının ise çözümü bilindiği halde toplumu
yıkıcı etkileri devam etmektedir. Düşünme yeteneğini gereğince kullanmış
olsaydı yada doğru düşünebilmiş olsaydı daha farklı bir durumda
olabilirdi. Acaba insan ne tür özelliklere sahiptir ki kendine problem
yaratmaya devam etmektedir. Sosyal bilimlerde insanı açıklayan iki genel
model bulunmaktadır.[2] Bunlardan ilki biyolojik modeldir. İnsan
davranışlarını şartlı refleksler fikrinden hareketle bir organizmanın
reaksiyonları olarak görmektedir. Diğeri ise sosyolojik modeldir ve bu
kitabın konusudur. Her iki model de bir davranışın nedenlerini iki ayrı
guruba bölerek incelemektedir. Sosyolojik modelde davranışın sosyal
nedenleri ele alınmaktadır.
Öte yandan düşünce , komple bir kavramdır ve çerçevesi içinde birbirinden
çok farklı hususiyetleri de barındırmaktadır. Mesela, hangi düşünce
doğrudur? Doğruluk ve yanlışlığın kıstasları nasıl değişmektedir? Bunlar
da birer düşünce midirler, yoksa varlık için kurulmuş birer boyut
mudurlar?[3] Tüm dünyanın keşifleriyle tanıdığı bir bilim adamının mı
düşünceleri iyidir veya doğrudur, yoksa kendini aşmış ve her türlü beşeri
zaaf ve ihtiraslardan kurtulmuş bir çobanınkiler mi? Bunların zihni
yapılanmaları nasıldır ki, farklı düşünceler üretebilmektedirler? İyi ve
kötü, doğru ve yanlış birbirlerinden nasıl ayrılmakta, hatta insanlara
göre neden değişmektedir? Bu sorular etik ilmi veya ahlak felsefesinin
soruları olmakla birlikte, kültürel antropoloji ve sosyoloji, doğru ve
yanlış kavramlarının kültürlere göre değiştiğini kabul etmektedir.
Rölativizm' e göre, doğrunun tarifi, fert tarafından doğru olduğu kabul
edilen şey olarak yapılmaktadır. Ancak, doğru veya yanlış, sadece ferdin
düşüncelerine bağlı olan bir kavram değildir. Etik (ahlak) teorilerine
göre, doğru ve yanlış düşünceleri, ferdi varlığa (sübjektivizm veya ferdi
rölativizm teorisi), grup varlığına (kültürel rölativizm teorisi), ya da
insanüstü varlığın (külli irade teorisi) değerlerine, düşüncelerine veya
tavırlarına bağlıdır.[4] Bunların yanı sıra idraksizlik (noncognitivism)
teorisi doğruluk ve yanlışlığın hiç bilinemeyeceğini söylemektedir.
Natüralizm teorisi ise, tam tersi görüşüyle, doğrunun ve yanlışın durumu
tasvir eden bilgilere sade bir bakışla bilineceğini söylemektedir.
Non-natüralizm teorisi, biliş için mevcut olandan daha fazla bir bilgiye,
mesela, sezgi[5] gibi bize doğrunun ne olduğunu söyleyen bilgiye veya
ahlak kurallarının gerçeğine ihtiyaç duyulduğunu ifade etmektedir.[6]
Fakat çoğu kişinin katılacağı ortak bir yargı, insanın belli bir amacı
gerçekleştirmeye yönelik istisnai özelliklerle donatılmış olduğudur. Bu
büyük mânânın aslında anlamsız olduğunu iddia etmek, gülünç olmakla
birlikte, insana verilmiş olan kapasitenin ve dolayısıyla da mânânın
büyüklüğünü teyit eder.
Düşünme ve irade birbirinden ayrılamayan, hatta birbirlerini gerektiren
kavramlardır. Varlığın hem bir irade eseri ve hem de kendisine has bir
iradesinin olduğu temel kabulümüzdür. Bu bakış açısı, tesadüfî gelişmeyi
öngören evrimci düşünceden farklıdır. Özellikle sosyal olayların günlük
müşahedeleriyle bile, sürekli devam eden top yekûn bir gelişmenin olduğunu
söylemek mümkün değildir. Bu durum, seçiciliğin vuku bulduğunu, başka bir
deyişle iradenin olduğunu ortaya koyar. Belli bir yönde düşünme ve
davranabilme gücü olarak kabul edilen iradenin gerek şartı özgürlüktür.
Sosyal yapılar da iradelerin sosyal boyutlara ulaşmasının bir sonucudur.
Toplumlar birbirlerinden farklı şekillerde bilinçli ya da bilinçsiz olarak
insan zihninde kök salmış özelliklerin ürünüdürler.[7]
Kısaca insan mükemmel özelliklerle donatılmış olarak yaratılmaktadır.
"Yaratıcı tarafından ona, yer yüzü ve onun kaynaklarını kullanıp
geliştirebilecek bir kabiliyet verilmiş, dünyaya gönderiliş gayesine uygun
cihazlarla donatılmıştır. ... Canlılar içinde sadece insan, geliştirdiği
medeniyeti, kendinden sonrakilere aktarma kabiliyetine sahiptir. Görüldüğü
gibi, bütün bu hususlar, insanın başlangıçtan itibaren özel olarak
yaratıldığını ortaya koyar."[8] Bu özelliğinin en büyük belirtisi, tam
olarak kullanamıyor olmasıyla birlikte düşünme yeteneği ve onun bir sonucu
olan bilme hadisesidir. Başka bir deyişle insan, kabiliyetlerini bilgi ile
birleştirerek icat etmekte, üretmekte, kontrol ve hükmetmektedir.
Bilme ruhi bir hadisedir. Bilgi ise, bilmenin lisan halinde yapılanmış bir
sonucudur. İdrak, tasavvur ve düşünme ise farklı birer bilme tarzlarıdır.
Von Aster, "düşünme nedir?" sorusuna şöyle bir cevap vermektedir:
Düşünmek, "... birleştirmek, parçalamak ve mukayese etmektir diyebiliriz.
Birleştirmede objeleri bir birlik veya bir bütün halinde toplarım;
parçalamakla da bir objeyi parçalarına ayırmış olurum; mukayesede ise iki
veya daha ziyade obje arasında mevcut olan bir nispeti (mesela bir
eşitlik, benzerlik, başkalık nispetini) öğrenirim."[9] İdrak, tasavvur ve
düşünme tarzları birbirinden ayrılamaz. Biri olmadan diğeri mümkün
değildir. Mesela idrak edilmeyen bir şey tasavvur edilemez veya tasavvur
edilmeyen bir şey düşünülemez. Kısaca düşünme, idrak ve tasavvurla
birlikte ruhi bir hadise olan bilmenin sağlandığı haldir.
Herhangi bir sosyal faaliyet de düşünme fiiline sebep olmaktadır.
Marksizm’e göre düşünce ve fikirler emekten kaynaklanırlar; insanlar daha
sonra toplumsal faaliyetleri süresince düşünmelerini ve fikirlerini
geliştirirler.[10] Bu kanaate göre düşünme tamamen sosyal bir üründür.
Veblen'e göre düşünme, kökenleri barbar toplumların özelliği olan feodal
yapıdaki aristokrat sınıflara kadar uzanan boş zamanların önemli bir
fonksiyonudur. Bu dönemde bir üst sınıf olan aristokrasi (Veblen bu kesimi
boş zaman sınıfı 'Leisure Class' adıyla adlandırmaktadır) yalnızca
yönetim, savaş, dini işler ve sporla meşgul olmaktadır.[11] Elbette
düşünme sadece rahat bir hayat tarzının sağladığı boş zamanların bir
fonksiyonu değildir. Çeşitli bilim ve sanat eserleri meydana getirmek için
uygun imkanlara sahip olmak gereklidir, ancak zor şartların da insan
düşüncesini uyaran bir diğer faktör olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle
düşünce ve ürünleri, top yekün bir toplumun eseridir. Nitekim, Sapir'e
rx3004 Çevrimdışı  
Alıntı Yaparak Cevapla
Reklamlar
Eski 16-02-2008, 09:04   #2 (permalink)
Varsayılan

göre, bir toplumun yaptıkları ve düşündükleri kültür olarak
tanımlanır.[12] bu bakımdan düşünmede tarihi bir süreç de söz konusu
olmaktadır. Uzun zaman süreçlerinde tecrübe edilen hayat tarzları
topluluklara, milletlere ve medeniyetlere has belli bir düşünce mecrası
oluşturmaktadır. Fakat herhangi bir zorunlu istikamet mecburiyeti
yoktur.[13] Mesela, eski Sovyetler Birliği'ndeki sosyalizmin dayalı olduğu
maddeci düşünce tarzından çok kısa sürede vazgeçilmiştir. Bu bakımdan
düşünceyi ve üslubunu herhangi bir veçhe ile sınırlamak doğru değildir.
Sosyal çevre bireyin tutumlarını ve düşünceyi etkilemektedir.
Bu faktörlerin en önemlilerinden biri ferdin düşünme ile ilgili
nitelikleridir. Acaba, birey düşünme esnasında hangi niteliklere sahip
olmalıdır? Soyut düşünce için ferdî zihin bazı şartları sağlamalıdır.
Sembolik olarak düşünebilmek, fikir yürütebilmek, planlayabilmek ve mümkün
olan şekli bulup gerektiği gibi hareket edebilmek genel özelliklerdir.
Birey ve zihni öncelikle egosantriden kurtulmuş olmalı ve çevre ile
objektif münasebetler kurabilmelidir. Ancak bu takdirde zihnin olumsuz
etkilerden kurtularak ve kontrol edilmeden düşünebilmesi mümkün
olabilecektir. Baskı altında bulunan veya herhangi bir şekilde kontrol
altında tutulan bir zihnin serbestçe hareket edebilmesi veya çevresindeki
bir problemi görebilmesi beklenemez. Daha sonra iradeli bir şekilde
problemi çözmeye teşebbüs etmelidir. Bunun için inisiyatifi ele alması ve
problemin çözümü için uygulamaya geçebilmesi gerekmektedir. Bir konu
hakkında karar verilmedikçe bir sonraki adımın atılması mümkün değildir.
Çözüm amaçlandıktan sonra belli bir düşünüş istikameti seçmek
gerekmektedir. Ancak düşünüşü bir görüş açısından diğerine kaydırabilmek
için mümkün olduğu kadar esnek olmalıdır. Esnekliğin yanı sıra zihnin, bir
meselenin çeşitli durumlarını sıralı bir şekilde muhafaza edebilmesi,
birden fazla birbiri ile ilgili olmayan uyarana karşı aynı zamanda cevap
verebilmesi de gerekmektedir. Ele alınan meselenin bütününe vakıf olmalı,
kavrayabilmeli, ünitelerine ayırabilmeli, o mesele ile beraber olan fakat
ilgili bulunmayan diğer halleri ayırabilmeli ve ayrılmış parçaları uygun
bir sıra ile bütün teşkil edecek şekilde düzenlemelidir.

A. Bilimsel ve Eleştirel Düşünme
Bazı yazarlar düşünmeyi iki mecrada ele almaktadırlar. Diğer bir deyişle
bütünü kavramada iki temel düşünce tarzı bulunmaktadır. Her iki düşünce
türü de tecrübeyle sınanmış, net ve doğru bilgiler taşırlar. Bilimsel
olarak adlandırılanı sadece doğrulanabilir gerçeklerden, eleştirel olanı
ise, inandırıcı ve iyi yapılanmış fikirlerden müteşekkildir.[14] Eleştirel
düşüncede bilimsel gerçeklere ek olarak başka değerler de söz konusudur.
Bilim sürekli gelişmekte olduğu için nihai doğrular yoktur. Öğrenme
yoluyla yeni bilgiler eklenmektedir. Eleştirel düşüncede şahsi görüşler
ağırlıklıdır.
Bununla birlikte her iki düşünme tarzında esas olan şey bir fenomenin
açıklanmasıdır. Yani kritik (eleştirel) düşünmede de bilimsel düşünmede de
esasen bir olgu açıklanmaktadır. Düşünme fiili bir açıklama yapma olarak
ele alındığı takdirde konu biraz daha sadeleşmektedir. Açıklamak, bir
şeyin başka şeylerle ilişkisini kurmaktır: düzene sokmak, bir dizide,
durumda veya kategoride uygun bir yere yerleştirmek, başka şeylerle
kıyaslamak, farklarını ortaya çıkarmaktır. Açıklama yaptığımız zaman, bir
fenomenin önceki haliyle olan farklılıklarını tespit ederek şimdiki haline
nasıl dönüştüğünü inceleriz. Çeşitli veçhelerini inceler, bir bütün olarak
özelliklerinin, parçalarının veya fonksiyonlarının neler olduğunu ve
birbirleriyle ilişkilerini, bütünü nasıl meydana getirdiğini
değerlendiririz. Bütün incelememiz ilişkilerin araştırılması ve bilim de
bu ilişkiler sisteminin bilgisidir.[15] Bilgimiz arttıkça ilişkiler
sistemi hakkındaki genel anlayışımız da artmaktadır.

B. Realisttik ve İdealisttik Düşünme
Tarih boyunca görülmüş olan düşünce sistemlerini realisttik ve idealisttik
olarak iki guruba ayırmak mümkündür. Aşağıda bu sistemlerin bazı
özellikleri gösterilmektedir.
REALİSTTİK
Dünyevi
(Secular) İDEALİSTTİK
İlahi
(Sacred)

Maddeci (Materialistic) Ruhçu (Spiritualistic)
Geçici (Temporalistic) Ebediyetçi (Eternalistic)
İzafiyetçi (Relativistic) Mutlakçı (Absolutistic)


Realisttik düşüncede maddi ve somut unsurlar önem kazanmaktadır.
İdealisttik düşüncede ise manevî, ruhsal veya soyut unsurlar söz konusu
olmaktadır. Biri geçici, zaman ve mekanla sınırlı veya göreceli hususlarla
uğraşırken, diğeri ebedi veya mutlak düşüncelere yönelmektedir. Her iki
düşünce tarzı da farklı olmakla birlikte birbirleriyle çelişen veya
birbirlerini yalanlayan sistemler değildir. Nitekim, İbn-i Haldun'a göre
olması gereken (idealisttik), en az olan (realisttik) kadar
geçerlidir.[16] Realisttik düşünme sadece halihazırda var olanı
açıklamakla yetinmektedir. Fakat bunlar birbirinden ayrılmalı, birbirine
karıştırılmamalıdır. Realiteyi keşfetmenin hassasiyeti burada gizlidir.
Öte yandan realisttik düşüncenin sınırları, var olanı var olduğu için
kabul etmeye, haklı görmeye kadar uzanabilir. Realitenin doğruluğu veya
yanlışlığı konusunda bir tartışma yaratabilir. Bu nedenlerle ayrı şeyler
olmalarına rağmen birlikte kullanılmaları gerekmektedir.
Ayrıca realisttik düşünce tarzının mutlaka sekülarize olması
gerekmemektedir. Sosyal bilimlerde seküler kavramı dünyevî, dinî olmayan
anlamında kullanılmaktadır. Kutsal olmayan, ateistlik, inançsızlık,
itikatsizlik, kafirlik, zındıklık, itaatsizlik, tanrıtanımazlık, küfür
veya benzeri dine karşı tavır içeren herhangi bir anlam
taşımamaktadır.[17] Esasen şu anda bize intikal etmiş olan gelenekteki
dini unsurlarla dünyevi unsurları birbirinden ayırmak da mümkün
değildir.[18] Genel bir ifadeyle kültür olarak adlandırılan yapı, zaman
içinde her iki düşünce tarzının da katkılarıyla yaratılmıştır.

C. Bilgi Kaynakları ve Objektivite Problemi
Düşünürler arasında, bilginin kaynağı veya elde edilmesiyle ilgili görüş
ayrılıkları olmakla birlikte, müşahede ve tecrübenin temel olduğu herkes
tarafından kabul edilmektedir. Özellikle öğrenme konusunda bu temel
kaynakların somut dayanakları vardır. Görme, işitme, koku, tat ve dokunma
duyuları ile gözlem ve deney yapılarak realite algılanmakta, başka bir
deyişle bilgi edinilmektedir. Bu duyuların olmaması halinde onunla ilgili
bilgi edinmek mümkün olamamaktadır. Mesela, görme duyusu olmayan bir insan
renklerle ilgili bilgileri asla edinemeyecektir. Gözlem ve tecrübe,
bilginin elde edilmesinde bilimin kabul ettiği iki objektif yoldur ve
herkes için aynı sonuçları doğurur.
Öte yandan bazı düşünürler, beş duyunun dışında başka bilgi edinme
yollarının varlığını kabul etmektedirler. Özellikle sezgi ve ilham
bunlardan en yaygın olanıdır. Vahiy de bir bilgi kaynağı olmakla birlikte
inanç faktörüne bağlı olarak kabul edilmektedir. Her üçü de genel olarak
duyulara dayalı olmayan sübjektif bir kaynaktan bilgi alma yollarıdır. Bu
noktada bizi asıl ilgilendiren konu doğrudan kaynak veya bilgi alma
yolunun kendisi değil, alınan bilginin doğruluğunu sağlayan bir metot
olarak bunların niteliğidir. Objektif bir gözlem katılan herkesin aynı ve
sınanabilir sonuçları müşahede etmesini sağlamaktadır. Sezgi ve ilhamın
tüm insanlara, vahyin ise sadece seçilmiş kişilere açık olduğu kabul
edilmektedir. Burada söz konusu edilen vahiy bilgisi, kutsal kitaplardaki
ayetler anlamında değil, genel prensipler şeklinde ortaya çıkan ilahi
bilgiler olarak anlaşılmaktadır. Vahiy bilgileri bilimsel metotlarla
ispatlandığı takdirde objektif bilgi niteliği kazanmaktadır. Bu kabulün
temel nedeni, bilginin kaynağının vahiy olması değil, daha sonra bilimsel
metotlarla sınanmış olmasıdır. Gerçekte "İslam’ın ana kaidesi olan tevhit
inancı, kainattaki zaman ve mekan itibariyle mevcut bütünlüğün ilim
yoluyla ispatına elverişli bir inançtır."[19] Vahinin bu şekilde ilimle
ispat edilebilmesi onun da bir bilgi kaynağı olarak kabul edilmesini
gerektirir. Öte yandan vahiy yoluyla aktarılan bilgi tüm insanlığa açıktır
ve değişmemektedir. Somut olarak her zaman değerlendirilme imkanı vardır.
Sezgi ise başka insanlar tarafından somut olarak müşahede edilebilirlikten
uzak kişisel bir anlayıştır ve her zaman ne anlama geldiği açık değildir.
Sezgi (intuition), mevcut ama üzeri örtülü bir hakikatin ani bir ruhi
hamleyle keşfedilmesi, ilham (inspiration) ise kişinin içine doğan
yaratıcılık olarak tanımlanabilir. A. Kurtkan Bilgiseven’e göre “bir şeyi
bilmek başka, yapabilmek başkadır. Yapabilmek için hem metot bilgisine
hem de sezgici akıl’a ihtiyaç vardır.”[20] Bergson'a göre ruhun keyfî
vasfı, sadece zihnin ince bir melekesi olan sezgi ile kavranabilir. Bir
takım vasıflar sezginin dışında, hele beş duyu ile asla anlaşılamaz. Bazı
manevî hakikatlere ve bilgilere akıl yürütme, beş duyu gibi vasıtaların
dışında ancak sezgi yoluyla ulaşılabilir. Sezgi, elde edilen bilginin
kontrol edilmesi şartıyla bir bilgi kaynağı olarak kabul edilmektedir.[21]
Bu durumda, tartışmalı olmakla birlikte, iki tür bilginin varlığı kabul
edilmektedir. Bunlar deney ve gözlemle ortaya konabilen objektif bilgi ile
ilham, sezgi ve vahiyle edinilen sübjektif bilgidir. Bilimsel bilgi ise,
kaynağı ne olursa olsun sınanabilir ve objektif hale dönüştürülmüş
bilgidir. Objektif (nesnel) bilgi, müşahede ve deney yoluyla, sübjektif
(öznel) bilgi ise ilham, sezgi, vahiy gibi vasıtalarla edinilir. Sosyal
bilimin amacı objektif gerçeği aramaktır.
Sosyal özellikler hiçbir şekilde anlam kaymalarına uğratılmadan realitede
oldukları gibi anlaşılmalıdırlar. Realite bir şeyin nasılsa öyle olması
halidir ve bu nedenle de objektiftir. Ancak sosyal bilimlerde en önemli
metodolojik problemlerden biri objektivitenin ne olduğu ve nasıl
sağlanacağına ilişkindir. Mesela, araştırmacı bir sosyal olayı incelerken,
önyargılarının gerçeği gölgeleyen ve olanı olduğu gibi anlamasını
engelleyen etkilerinin nasıl farkına varacaktır ve bunlardan
kurtulacaktır?
Daha belirgin olarak objektifliği engelleyen unsurlar üç grupta
toplanabilir. İlk grupta, teorilerin kaynaklandığı bilgi birikimi vardır.
Bir miras olarak önceki nesillerden intikal etmiş olan bu birikim,
araştırmacının zihnindeki düşünce sistemini normatif olarak
şekillendirmekte, bir nosyona dönüşmekte ve dolayısıyla bundan sonra nasıl
düşünmesi gerektiğini empoze etmektedir. İkinci grupta, araştırmacının
yaşadığı çağın, kültürün, statünün veya hayat şartlarının etkileri söz
konusudur. Üçüncü grup etkiler araştırmacının şahsi özelliklerinden,
kişiliğinden ve geçmişinden kaynaklanmaktadır. Bir araştırmada kısaca,
gelenek, çevre ve şahsiyet olmak üzere üç grup etki de söz konusudur.[22]
Objektiviteyi engelleyen bu etkilerin sistematik olarak kontrol edilerek
ortadan kaldırılması metodolojinin esas amaçlarındandır. Buradaki
rx3004 Çevrimdışı  
Alıntı Yaparak Cevapla
Reklamlar
Eski 16-02-2008, 09:06   #3 (permalink)
Varsayılan

objektiflik kişiye göre değişmezlik veya izafi olmamak anlamında
kullanılmaktadır. Bourdieu, realitenin modele göre değişeceğini ve bundan
dolayı bu realitelere ait objektivitenin de değişeceğini söylemektedir.
Mesela, 'tren her zaman iki dakika geç gelir' ile 'tren kural olarak iki
dakika geç gelir' arasında kabul edilmiş olan model bakımından fark
vardır. Her iki cümlede de aynı olay anlatılmasına rağmen, ikinci cümlede
bir politika veya planın söz konusu olduğu anlamı çıkmaktadır.[23] Bu
durumda objektivite, kabul edilmiş olan kurallara göre değişmektedir.
Modern insanın düşünce unsurları, kendi kişiliğinden ve sosyal güçlerin,
tarihi mirasın, dış kültürün ve hayat tekniğinin meydana getirdiği toplum
içindeki varlığından kaynaklanmaktadır.[24]
Bir şeyin ne olduğu onu anlayan insanın kabul ettiği değerlere bağlıdır.
Olaylar referans alınan değerlere göre bir anlam kazanmaktadırlar.
Referans noktaları objektif veya sübjektif olarak değiştikleri gibi bilim
dallarına veya disiplinlerin bakış açılarına göre de değişmektedirler.
Bilim dalları kendi yapılanmalarına uygun olacak bir kısım özellikleri ön
plana çıkararak ya da bu özelliklerde yoğunlaşarak belli bir olayı
açıklamaktadırlar. Böylece objektif realite karşısında bilimlerin de
kendilerine has bir tavırları olmaktadır. Ancak bu tavırlar hiçbir zaman
sosyal realiteye aykırı olmamalıdır. Olaylara ve kavramlara sosyal
realitede oldukları gibi anlamalar atfetmek gerekir. Mesela, felsefede,
hukukta ya da iktisattaki anlamlarından kaçınmak gerekir. Felsefeden
farklı olarak mutlak veya nihai gerçeği aramadan, doğru veya yanlış
olduğuna hükmetmeden, doğruluğu veya yanlışlığı tespit edecek genel
kurallar edinmeye çalışmadan, bunları sadece bir sosyal fenomen olarak
değerlendirmek gerekmektedir. Mesela Durkheim'a göre yanlış din yoktur;
hepsi kendi tarzında doğrudur. Realite hakkında verilmiş olan bütün
cevaplar veya düşünceler insan varlığının değişik tarzlarıdır. Sosyolojik
bakış açısına göre mantık izafidir ve düşüncenin kanunları da sosyal
davranış normları gibi birer sosyal üründürler. Sosyal meseleler, olayları
ve ilişkileri itibariyle yere zamana ve toplum yapısına göre (itibari
olarak) değerlendirilmelidir. Genel sonuçları engelleyici bir aşırı
özelciliğe düşmemeye dikkat edilmelidir.[25] Düşünce ve davranışlar,
sosyal normların etkisi altında gelişmekte ve standartlaşmaktadırlar.
Kendine yol gösterici olarak nedenselliği kabul eden bir felsefi düşünce,
mesela bazı dini inançları irrasyonel veya mantıksız bulabilir. Halbuki
bunlar sosyal sistemin işlerliği olan parçalarıdır. Sosyal normların
anlamsız bulunarak ortadan kaldırılması toplumu kaosa sürükleyebilir. Bu
durumda 'sebep' insanın elinde herhangi bir sistemin lehinde veya
aleyhinde kullanabileceği bir silah olmaktadır.

D. Sosyolojik Düşünmenin Bilgi Kaynakları
Düşünme, bilgi, düşünme tarzları (realisttik ve idealisttik), objektif ve
sübjektif bilgi incelenerek bu genel çerçeve içinde sosyolojik bilginin ne
olduğu aşamasına ulaşmak mümkündür. Yukarıdaki bilgi kaynaklarından farklı
olarak sosyolojik bilginin nereden ve nasıl edinildiği de
araştırılmalıdır. Temelde iki ayrı soru ortaya konulmaktadır. Acaba
bilgimiz nereden kaynaklanmaktadır ve bu disiplini oluşturan veriler
sosyolog için nasıl bir anlam ifade etmektedir? Bu soruya verilecek genel
cevap, sosyolojik bilginin kaynağının insanın tutum ve davranışları
olduğudur. Sosyal ilişki esnasında meydana gelen etkilenme de mevcut
şartların dışında farklı bir bilgi kaynağıdır.[26] Sosyolog, incelediği
davranışları çeşitli araçlar kullanarak kavrar ve yorumlamaktadır. Bu
davranışların sosyal realitede nasıl iseler öylece anlaşılabilmesini
sağlayacak belirli bir tarz, bakış açısı, teknik veya metot ihdas
edilmelidir. Amaca hizmet eden muhtelif metotlardan ilerdeki bölümlerde
bahsedilmektedir. Bilim geliştikçe metodolojik eksiklikler giderilmekte ve
yeni çalışmalar yapılmaktadır.
Sosyal bilimlerle ilgili formel veya informel tüm veriler içinde
bulunduğumuz sosyal realitede eylem olarak veya daha önceden kayıtlı bir
hale dönüştürülmüş olarak mevcuttur. Eylem ve kayıt sosyal realitenin
gözlemlenebildiği iki temel kaynaktır. Sosyolojik bilginin kaynağı ise
insanların sergiledikleri tutum ve davranışlarıdır. Ancak, bu bilgi daha
önce başka araştırmacılar tarafından tespit edilmiş olabilir. Bu durumda
bir sonraki araştırmacı için bilgi kaynağı olmaktadır. Bu nedenle yeni bir
bilgi olmamakla beraber, kaydedilmiş bilgiyi de sosyolojide bir kaynak
olarak almak mümkündür. Örnek olarak tarihi bilgileri düşünmek mümkündür.
Bilimsel bir çalışmada her iki kaynağın kombineli bir şekilde kullanımını
sağlayarak yeni bilgiler üretilmektedir. Sosyolog bu iki ana kaynaktan
ampirik veriler toplamakta ve toplum açıklamasını yapmaktadır. Bu veriler,
sözlü, yazılı, eylem biçiminde veya başka herhangi bir tarzda vücut bulmuş
olabilir. Genel olarak tutum ve davranışların gözlemlenmesi, deneyler,
raporlar, kayıt ve dokümanların analizleri, mülakat ve anketler
sosyologlar için bilgi edinme yollarıdır. Vapurdan çıkan insanların
davranışlarını gözlemlemek, günlük gazeteleri taramak kadar sosyolog için
bir veri kaynağıdır. En önemli veri toplama teknikleri sosyal
davranışların bir tür müşahedelerinin gerçekleştirildiği mülakat ve
ankettir. Kısaca sosyolojik bir araştırmanın bilgi kaynakları teknik
bakımdan çeşitli isimlerle anılmakla beraber, genel olarak sosyal
fenomenler arasındaki ilişkiler ve bunların genellemeler yapılarak ortaya
çıkarılabileceği çalışmalardır.[27]
Bilgi kaynağının yanı sıra, bilginin doğruluğu da önemli bir sorundur. Bir
bilginin veya daha somut ifadeyle mesela bir rakamın doğru olup olmadığı
nasıl anlaşılmaktadır? Bilginin doğruluğu konusunda iki kriter vardır.
Aynı sonucu işaret eden verilerin yoğun olması bilginin doğru olduğu
yönündeki ilk kriterdir. Bir değer ne kadar yoğunsa o kadar inandırıcı
olmaktadır. Ne kadar güçlü bir ilişki olduğu tespit edilirse, o kadar
doğruluğuna hükmedilebilir. Hangi miktarda verinin toplanması gerektiği
ayrı bir sorundur. Veri miktarı, kullanılan metoda bakılmaksızın
çalışmanın amacına göre belirlenmektedir. Bir yol gösterici olarak
hipotezlerin kaç kişilik örnekleme gurubuyla sınanabileceği veya
itirazların giderilmesi için hangi ölçekte bir araştırmanın gerektiği
düşünülmelidir.[28] Öte yandan bazı bilgiler belirli şartlar altında doğru
olduğundan, yoğunluğu ne olursa olsun doğruluk konusunda bir sonuca
götürmemektedir. Mesela 1967 yılının nüfus istatistikleri o dönem için
doğrudur fakat günümüzde bu rakamlara dayalı yapılacak yorumlar hatalı
olacaktır. Diğer kriter sebep sonuç ilişkisinin güçlü olmasıdır. İlliyet
bağı ne kadar güçlüyse varılacak hükmün de o kadar doğru olduğu
söylenebilir. Ama güçlü gözüken ilişkiler sahte, taklit veya düzmece
olabilir. Ayrıca bunun tersi olarak zayıf gibi gözüken ilişkiler ise,
teorik bakımdan önemli olabilir. Bu bakımda doğruluk kavramsal (teorik)
veya ampirik olarak iki şekilde incelenebilmektedir. Bir bilginin
kavramsal bakımdan doğru olup olmadığı için, mevcut literatüre ne kadar
uyduğuna bakılmaktadır. Mesela üretim hattında çalışanların ürettiklerini
kontrol edenlere göre kendilerine daha çok yabancılaştıkları şeklindeki
literatür bilgisine aykırı yeni bir iddia öne sürülüyorsa, o bilginin
kavramsal (teorik) olarak doğru olmadığı söz konusudur. Ampirik olarak da
bir bilginin doğru olup olmadığı tespit edilebilir. Ancak, pozitif ve
negatif hatalara düşmemeye dikkat etmek gerekmektedir. Pozitif hata,
yapılan araştırmada (veya hesaplamada) gerçekte var olmayan bir sonucun
bulunması, negatif hata ise, yapılan araştırmayla (veya hesaplamayla)
gerçekte var olan bir sonucun bulunamaması durumudur.

E. Sosyolojik Düşünme
Yukarıda sözü edilen insan ve toplum arasındaki ilişkinin ve etkileşimin
kendine has kuralları vardır. Sosyal hadiseler olup bittikten sonra
sosyologlar tarafından belli bir zaman süreci esas alınarak, mümkün olan
tüm detaylarıyla sebep sonuç ilişkileri analiz edilmekte ve bu hadisenin
bağlı olduğu sosyal kurallar tespit edilmektedir. Sosyolojik düşünmeden
amaçlanan, sosyal olguların[29] bağlı bulundukları kuralların bir düşünme
tarzı veya bir kavrayış şekli olarak sosyologun zihinsel faaliyetlerini
düzenlemesidir. Sosyolojik düşünce , olmuş olan hadiselerin enformasyon
niteliğindeki birikimi iken, sosyolojik düşünme, bunlardan çıkarılan
yorumların belli bir düşünme biçimi sağlayarak halen süren veya
gelecekteki muhtemel olayların anlaşılmasıdır. Sosyolojik düşünme,
sosyoloji biliminin sağladığı bir tutumdur. “Düşünce” kelimesinden ortaya
çıkarılmış olan bilgi anlaşılmakta iken, “düşünme” kelimesi aktif bir fiil
olarak amaca uygun formda hareket ederek bilginin ortaya çıkarılması
eylemini ve işlemini ifade etmektedir.
Başka disiplinlerle mukayese ederek sosyolojik düşünmeyi biraz daha açmak
mümkündür. Mesela, iktisadî düşünce , tarih boyunca iktisadî etkenlerle
vuku bulmuş olaylar hakkındaki değerlendirmelerden müteşekkildir.
Toplumların nasıl ürettikleri, tükettikleri, paylaştıklar, sosyalist
ekonomi, Keynezyen analizler gibi tüm iktisadî konular, olaylar ve
bilimsel faaliyetlerin bir araya gelerek oluşturdukları bilgi birikimi
iktisadî düşünceyi oluşturmaktadır. Mevcut bilgi birikimi, iktisadî bir
karar verileceği ya da bir olayın açıklaması yapılacağı zaman bunun
belirli bir formda olmasını zorunlu kılmaktadır. Yeni bir iktisadi
teşebbüs esnasında arz-talep ilişkisini gözetmek veya maliyeti en düşük
bir yatırım malını tercih etmek ise iktisadî düşünmedir. “...Sosyal yapı
ve değişme ile kültürel yapı özelliklerini hesaba katmayan bir iktisadi
analiz şekillerde ve grafiklerde kalmaya mahkumdur. Sosyoloji birçok
sosyal ilime yaptığı katkıda olduğu gibi, iktisada da ruh verir, rakam ve
dizileri cansız yığınlar olmaktan kurtarır.”[30] Bu örnekte olduğu gibi
sosyoloji ve diğer dallardaki disiplinler düşünce itibariyle belirli bir
zeminde buluşmak mecburiyetindedirler. Sosyolojik düşünme de tarih boyunca
süregelen bilgi birikiminin sağladığı bir düşünce ve dolayısıyla da
davranış biçimidir.
Bu noktada genel olarak bilimin, ve özellikle de sosyolojinin, bir
ideoloji problemi söz konusu olabilir. Acaba sosyoloji, kendine has bir
düşünme biçimi veya düşünce kalıplar yaratarak bir ideolojiye mi
dönüşmektedir? Bizce, geçmişte bu tür tehlikelere düşülmüş olmakla
birlikte, günümüzde bilimin ulaştığı seviye, bilimsel ve bilim dışı
doğmaları ortadan kaldırmaktadır. Her dönemin kendine has paradigmaları
vardır. Ancak bunlar dondurulmuş ideolojiler değildirler. Zaman içinde
insanlığın ortaklaşa bilimsel bulgularıyla ulaşılmış anlayış
seviyeleridir. Paradigma kavramı Latince model, örnek, kalıp veya şekil
anlamlarını taşıyan “pattern” kelimesinden türetilmiş ve bilim adamları
topluluğunun çeşitli teorilerden müteşekkil ortak bilimsel anlayışını
ifade etmektedir.[31] Bu bilimsel anlayış, bağlı olunandan ziyade ulaşılan
bir seviye anlamındadır. Bu nedenle sürekli değişmekte ve gelişmektedir.
Sosyolojik paradigma da bu kuralın dışına çıkamamaktadır. Çünkü, sosyoloji
ideoloji veya dondurulmuş bir kalıp değil bir bilimdir ve diğer dalların
tabi olduğu genel kurallara bağlı olarak onlarla birlikte gelişmektedir.

F. Niçin Sosyolojik Düşünme?
Bu soruya verilecek cevap niçin sosyoloji sorusuna verilecek olan cevabın
hemen hemen aynısıdır. Sosyolojinin önemi ortadadır; diğer bilim
rx3004 Çevrimdışı  
Alıntı Yaparak Cevapla
Reklamlar
Eski 16-02-2008, 09:07   #4 (permalink)
Varsayılan

dallarının bulgularını da hesaba katarak sosyal realitenin mümkün olan en
geniş şekliyle kavranmasını sağlamaktadır. Öte yandan, böyle bir düşünme
tarzı, araştırmaların bir kısım faktörlerde yoğunlaşarak diğerlerinin
ihmal edilmesiyle meydana gelecek muhtemel değerlendirme hatalarını
önleyecektir. Ayrıca, sosyolojik düşünen araştırmacı bazı konularda derin
ve detaylı bir çalışma yapmasına gerek kalmadan doğru verileri elde
edebilecek ya da tespit ve tahminlerde bulunabilecektir. Kognitif
psikolojiye göre, insan zihni, bulunduğu hal ve sürdürdüğü proses
itibariyle hesaplayıcıdır.[32] Bu işlemi nasıl yapacağına dair bir formül
ya da prosedür kalıbı bir kere teşekkül ettirildiği takdirde, eldeki
sorunu nasıl çözümleyebileceğine dair yeni baştan metot veya formüller
aramasına gerek kalmadan kolayca halledebilmektedir.
Yukarıda sözü edilen amaçları biraz daha açmak gerekmektedir. İlk olarak
sosyolojik düşünme ile sosyal realitenin tümünün kavranmasından söz
edilmişti. Sosyal realitenin bütün boyutlarıyla ele alınması esasen
sosyolojinin temel yaklaşımıdır. Hatta, "...sosyal vakıaların sadece
sosyal faktörler arsındaki karşılıklı tesirin bir neticesi olmadığı, fakat
coğrafî ve fizikî çevre şartları ile sosyal şartlar arasında da bir
karşılıklı tesir münasebetinin mevcut olduğu ve olması gerektiği"[33] de
sosyolojinin vardığı bir sonuçtur. Diğer bilimler, sebep sonuç
ilişkilerinde bakış açılarına göre belirli faktörleri ele alırken,
sosyoloji bütüncül karakteriyle realitenin tümünün kucaklamaktadır. Bu
nedenle, sebeplerin bir kısmının ihmal edilmesiyle yapılmış olan
analizlerde bazı eksiklikler olmaktadır. Mesela, diğer şartların sabit
kaldığı varsayımına dayalı yapılan salt iktisadî bir analiz bir noktaya
kadar zaruri olsa bile sonuç itibariyle eksik kalacaktır. Halbuki
sosyolojik düşünen bir araştırmacı, kendisini sosyal olayların çok
sebepliliğini de göz önünde bulundurarak bir değerlendirme yapma
mecburiyeti hissedecektir. Piyasada çok satılmakta olan bir dergiyi örnek
olarak alalım. Eğer iktisadî düşünülürse, bu derginin fiyatının ucuz
olduğu ve fiyat-talep dengesi sonucu çok miktarda satıldığı neticesine
varılır. Psikolojik düşünüldüğü takdirde dergideki renkli fotoğrafların
okuyucu etkilediği ve daha çok dergi satılmak isteniyorsa daha cazip
resimlerle donatılması gerektiği sonucu ortaya çıkar. Siyasal düşünmenin
bulacağı sonuç ise geniş bir kesimin politik görüşünün dergide
yansıtıldığıdır. Bu değerlendirmelere göre derginin fiyatı artırıldığında
ya da fotoğraflar azaltıldığında satış miktarı düşecektir. Bu gayet
yüzeysel bir değerlendirmedir ve mesela başka siyasal görüş sahibi
insanların dergiyi okumasını veya fiyatının artmasına rağmen satışının
düşmemesini açıklamamaktadır. Halbuki sosyoloji bütün bunları birer faktör
olarak yerli yerince kabul edip, aralarındaki ilişkiyi, sosyal oluşun
diğer faktörlerini de hesaba katarak değerlendirmektedir. Mesela, söz
konusu okuyucu kitlesinde nasıl bir sosyal yapılanma vardır ki, fiyat
artırıldığı ve politik görüşler değiştirildiği takdirde, psikolojik
etkinin önemi azalmakta, artmakta ya da değişmemektedir. Böylece
sosyolojik düşünme gerçeğin, gerçekte olduğu şekliyle anlaşılmasını
sağlamaktadır.
Sosyolojik düşünmenin gerekli olduğu bir hususa daha dikkat edilmelidir.
Bazı durumlarda sosyal olayların sebepleri teşhis edilememekte veya görüş
birliği sağlanamamaktadır. Böyle bir durumda sosyolojik düşünme modeli
kullanıldığında sebeplerin teşhisi kolaylaşmaktadır. Tümdengelim metoduyla
olay yeni baştan analiz edilmeli ve sosyolojik kavramlar kullanılarak
ilişkiler açıklanmalıdır.
Sosyoloji literatüründe sosyolojik düşünme konusu son derece önemli bir
husus olarak değişik şekillerde ele alınmaktadır. Mills’in 1959 yılında
yayınladığı “Toplumbilimsel Düşün” (Sociological Imagination) adlı klasik
eserinde sosyolojinin katkılarıyla birlikte kazandırdığı çok geniş bir
algılama biçimi ortaya konulmaktadır. Bireyin ve toplumun hayatında
biyografi ve tarih olmak üzere iç içe iki boyut vardır. Bu ikisi
arasındaki ilişkileri anlayabilmek için, kendi kavramıyla sosyolojik
tahayyüle ihtiyaç duyulmaktadır. İnsanın iç yapısındaki olgular, biyografi
ve tarihin karşılıklı etkileşimi neticesinde ortaya çıkmakta ve dünyada
olup bitenlere anlam kazandırmaktadır. Mills’e göre, “toplumbilimsel düşün
yeteneğine sahip olanlar tarihsel dönemlere ve bu dönemlerin olgularına,
bunların değişik ve çok sayıdaki insanın iç yaşam ve dışsal kariyerleri
açısından taşıdığı anlamları yönünden bakabilme yeteneği kazanmışlardır.
Toplumbilimsel düşün yeteneğine sahip olanlar, insanların yaşadıkları
gündelik hayatın keşmekeşi içinde kendi toplumsal konumları (pozisyon)
hakkında nasıl yanlış ve yanıltıcı bir bilinçsizlik içinde bulunduklarını
göz önünde tutmak gerektiğini bilirler. Modern toplumun çerçevesi ve
iskeleti, işte bu keşmekeş içinde oluşmakta; çeşit çeşit bireylerin
psikolojileri gene bu keşmekeş içinde değerlendirilmekte ve formüle
edilmektedir. Bireylerin kişisel huzursuzluklarının toplumda açıkça
görülen sorunlar olarak değerlendirilmesinde, kamunun içinde bulunduğu
ilgisizlik ve kayıtsızlığın kaldırılıp, kamusal sorunlara karşı ilgi
duymalarını sağlamakta da gene bunlardan yararlanılmaktadır.”[34] Böylece
toplum içindeki ferdin neden olduğu sorunlar yine ferdin sosyolojik
düşünebilmesi vasıtasıyla çözülebilecektir. Bir kimsenin sosyolojik
düşünme yeteneği aracılığıyla ulaşacağı ilk sonuç “...kendi yaşamının
anlamını kavrayabilmesi ve kendi geleceğini görebilmesi için, insanın
kendisini de yaşadığı tarih dönemi içinde ele alması; ve hayatta
yararlanabileceği olanakların farkında olabilmesi için, kendi toplumsal
koşulları altında yaşayan diğer insanların durumunun da bilincinde olması
gerektiğidir. ...Tarihle biyografiyi kavramak, bu ikisi arasındaki
ilişkileri anlayabilmek için de toplumbilimsel düşünceye sahip olmamız
gerekmektedir.”[35]
Aynı kanıda olan bir başka eser Peter L. Berger’in “Sosyolojiye Davet”
(Invitation to Sociology) adlı 1963 yılında yayınlanan çalışmasıdır. Bu
eserde Berger, sosyolojiyi bir tür bilinç formu olarak tanımlayarak
sosyolojinin perspektiflerini toplumdaki insan, insandaki toplum ve bir
drama olarak toplum şeklinde konumlandırmaktadır. Sosyolojik düşünme,
toplumun nasıl görüleceği, bu bakış açılarıyla sağlanmaktadır. Sosyolojik
bilincin boyutları dört motifin analiziyle çizilmektedir. Bunlar sosyoloji
hakkındaki yanlış ve eksik kanaatler, önem vermemek, görecelilik ve
özellikle günümüzdeki şehir kültürünün bir karakteristiği olan
kozmopolitan (geniş) bilinçtir.[36] İnsan ve kültür kendi mekanında
bulunuyor olmasına rağmen sürekli olarak entelektüel bir seyahat
halindedir. Toplum içindeki insan yaklaşımı, Durkheim’ın görüşü
doğrultusunda, toplumun objektif bir varlık olarak insana karşı koyduğu
şeklindedir.[37] Toplum içindeki insan perspektifi, toplumun benliğin
dışında bir şey olduğunu öngörmektedir. Bu belirleme, lisandan statüye,
dini inançtan intihar etmeyi engelleyen normlara kadar yaptığımız her şeyi
gerektirmekte ve tanımlamaktadır. Arzularımız sosyal buyruklar tarafından
dikkate alınmamakta ve entelektüel dirençlerimiz çoğu kere hiçbir işe
yaramamaktadır. Objektif ve dışsal bir olgu olarak toplum bir takım
zorunluluklar getirmektedir. Kurumları davranışlarımızı ve
beklentilerimizi yönlendirmektedir. Yükümlendirilmiş görevlerin dışına
çıkıldığı takdirde kontrol ajanları tarafından müdahale etmektedir. İnsan
içindeki toplum yaklaşımında ise sosyalleştirme kavramı önem
kazanmaktadır. Sosyalleştirme, sosyal dünyanın çocuğun iç dünyasında
içselleştirilmesidir. Aynı proses, muhtemelen daha zayıf nitelikte olmakla
birlikte yetişkin bir insanın yeni bir sosyal guruba veya çevreye
girmesinde de vuku bulmaktadır. Bundan dolayı toplum Durkheim’ın dediği
gibi sadece insanın “dışında” değil, içsel varlığının bir parçası olarak
“içinde”dir. Toplum sadece hareketlerimizi kontrol etmekle kalmaz,
kimliğimizi, düşüncelerimizi ve duygularımızı şekillendirmektedir.
Toplumdaki yapılar kendi bilincimizdeki yapılar haline dönüşmektedir.[38]
Bu sosyolojik değerlendirmelerin bir metodoloji çerçevesinde uygulaması
Sheldon Goldenberg tarafından “Sosyolojik Düşünme” (Thinking
Sociologically) adlı eserinde yapılmaktadır. Goldenberg, sosyolojik
düşünmeye metodolojik olarak bir düşünme tarzı ve sosyolojinin bir tür
pratiği olarak bakmaktadır.[39] Bu eserde ana hatlarıyla mevcut bilgilerin
eksik ve engelleyici özellikleri eleştirilmekte ve bu nedenle mevcut
sosyolojik birikime bağlı kalmadan bilimsel metodoloji kullanılarak
sosyolojik çalışmaların yapılması savunulmaktadır.
Sosyolojinin teorik bir bilgi yığını olması görüşüne karşı çıkan ve sosyal
hayata standartlaştırılmış ve dondurulmuş bir bakış açısıyla değil, toplum
hayatındaki belirsizliğin kabulüne dayalı sosyolojik düşünme tarzının
önemini savunan bir diğer yazar Zygmunt Bauman’dır. Eserde, sıradan
insanların hayata değişik bir gözle bakarak başka biçimlerde de
yorumlanabileceğini göstermek amaçlanmaktadır.[40]
Burada incelenen dört eserin ortak tarafı bir sosyoloji teorisi kurmaya
çalışmamaları ve toplumu olduğu gibi düşünmeleridir. Mevcut sosyoloji
birikimlerden yararlanılmakta fakat değişmez gerçekler olarak temel
alınmamaktadır. İnsana içinde yaşadığı toplumdan nasıl etkilendiğini ve
onu nasıl etkileyebileceğini göstermek amaçlanmaktadır. Bunun için gerekli
görülen şey, farklı kavramlarla adlandırılmış olsalar bile, sosyolojinin
bulgularından yararlanılarak sosyolojik düşünmektir.

G. Sosyolojik Alan
Bu bölümde esas amaç, bilimsel bir disiplin olarak sosyolojinin ne
yaptığını açıklamak ve okuyucuya içinde yaşadığımız sosyal dünyanın çağdaş
anlayışına orijinal katkısının ne olduğunu aktarmak için konusu ve kapsamı
çerçevesinde diğer disiplinlerle bir kıyaslamasını yapmaktır. Genel bir
kabule göre on dokuzuncu yüzyıla kadar sosyoloji ayrı bir bilim dalı
değildir ve sosyolojik konseptler iktisat, felsefe ve tarihin içinde yer
almaktadır.[41] Sosyal olayların ve bilimsel düşüncenin gelişmesiyle
birlikte, diğer dallardan farklı bir bilimsel çerçeve ortaya çıkmıştır.
Böylece sosyoloji diğerlerinden apayrı bir saha olarak yerini almıştır.
Sosyal hayatın incelenmesi son derece karmaşık bir bütünün analizini
gerektirmektedir. Ayrıca sosyal yapı da sürekli ve hızlı bir şekilde
değişmektedir. Fertler değişmekte, böylece fertlerin meydana getirdiği
toplum da değişmekte ve farklı bir insan tipi ortaya çıkmaktadır.
Sosyolojinin araştırma sahasını insan toplulukları ve sosyal davranış
olmak üzere iki ana guruba ayırmak mümkündür. İnsan toplulukları kavramı,
özellikle insanlar, insan grupları, bunların ilişkilerinin anlamını veya
tabiatını içermektedir. Zaman zaman insan olmayan varlıkları da
incelemekte olan antropoloji ve psikolojiden farklı olarak sosyoloji
sadece insanı ve insan hayatıyla ilgili olan sosyal olayları
incelemektedir. Bir sosyal çerçevede olmasının haricinde fert,
sosyolojinin konusu değildir, gruplar sosyolojinin odak noktasıdır. Sosyal
davranış kavramı ise, insanların yaptıkları şeyleri, çevrelerindeki
insanları nasıl etkilediklerini, gruplara bölünmelerini ve insanların
kendi hareketlerine nasıl bir tepki verebilecekleri konusunda
düşündüklerini kapsamaktadır. Sosyoloji grupların nasıl işlediğini,
birbirlerini nasıl etkilediklerini ve grupların fertlerin yaptıklarından
nasıl etkilendiklerini açıklamaktadır. Kısaca sosyoloji insan
davranışlarının, grup hayatının ve toplumların bilimsel incelenmesidir.
rx3004 Çevrimdışı  
Alıntı Yaparak Cevapla
Reklamlar
Eski 16-02-2008, 09:08   #5 (permalink)
Varsayılan

Ancak ferdin sadece kendisi, ne bireysel ne de sosyal davranışları
anlamaya yeterli bir ünitedir. Çünkü birey toplumdan tecrit
edilememektedir. Bu nedenle bireysel niteliklerin incelenmesi, sosyal
davranışların açıklanmasında yeterli bir ünite sayılmamaktadır.[42] Toplum
içinde yaşayan fertler birbirlerine duygu ve yükümlülük bağlarıyla
bağlıdırlar. Kişisel bilgilere dayanarak ferdin grup içinde nasıl bir
sosyal davranışta bulunacağı bilinememektedir. Fert bir diğer insanla
karşı karşıya geldiğinde, başka bir deyişle bir etkileşim içine
girdiğinde, yeni bir sosyal realite alanı yaratılmaktadır. Bu seviyeye
sosyal grup adı verilmektedir. Gurubun eleman sayısı iki veya milyonlarca
olabilir. Her gurubun kendine has belli bir ölçüsü, beklentileri,
kuralları, iş bölümü, düzenini koruma tarzı, problemlerle mücadele veya
çatışmayı çözme şekli vardır. İşte bir grupta görülebilen bu hususların
her biri ayrı sosyal yapılardır. Sosyal yapılar sosyolojinin ve
dolayısıyla sosyoloji teorilerinin konularıdır. Sosyoloji teorileri, fert
ve grup arasındaki karşılıklı ilişkiyi açıklayan sistematik bulgulardır.
Klasik sosyoloji teorileri 19. ve 20. yy da geliştirilmiş olan ana
teorilerdir. Sosyolojideki çağdaş teoriler veya perspektifler ise
fonksiyonalist, çatışmacı ve yorumcu yaklaşımları kullanan teorilerdir.
Fert ve toplum arasındaki ilişki her iki unsur bakımından da sosyoloji
tarafından incelenmektedir. Gurup üyeliği, yani belirli bir ailenin,
arkadaş çemberinin, dini bir cemaatin, ırk veya etnik gurubun ilişkiler ve
üyelikler ağı, ferdin davranışlarını ve düşüncelerini etkilemektedir. Bu
yapı insanların bilinçli olarak bir arada bulunmalarıyla meydana gelmekte
ve ferdin emniyetini ve sosyal düzeni sağlamaktadır. Aksi takdirde kaotik
bir ortam söz konusu olur ve böyle bir çevre içinde insan varlığı
düşünülemezdi. Bunun yanı sıra gruplar kültür yaratarak sosyal
davranışları ortaya koymaktadırlar. Mesela, belli bir gruptaki kadın
davranışının nasıl olacağı yine o grup tarafından ihdas edilmiştir. Ferdin
sosyal çevredeki hareketleri kısaca sosyal davranış olarak
adlandırılmaktadır. İnsanların yaptıkları şeyler, çevrelerindekileri nasıl
etkiledikleri, kendi hareketlerine nasıl bir tepki verebilecekleri
konusunda düşündükleri, gruplara bölünmeleri, bu grupların nasıl işlediği,
üyelerin birbirlerini nasıl etkiledikleri, grupların fertlerin
yaptıklarından etkilenmeleri ve toplum içindeki fertle ilgili olarak akla
gelebilecek diğer pek çok husus sosyolojinin inceleme alanıdır ve geniş
anlamıyla sosyal tutum ve davranışlar olarak adlandırılmaktadır.
Alanı itibariyle sosyolojik incelemede iki farklılık ortaya konmaktadır.
Bunlardan ilki insanın diğeri ise grupların veya gruplar arasındaki
etkileşim yollarının incelenmesidir. Gruplar sosyolojinin odak noktası
olduğu için fert psikolojiden farklı olarak bir sosyal çevrede olmasının
haricinde sosyolojinin konusu değildir. Kitleyi yaratan bireyler ne tür
özelliklere sahip olursa olsunlar veya yaşayışları, işleri, zekaları
birbirine ne denli benzerse benzesin, kitle içerisinde biçim değişikliğine
uğrayarak kolektif bir ruh kazanmaktadırlar. Toplum içinde fert, tek
başınayken hissedeceği, düşüneceği ve davranacağından başka türlü
hissetmekte, düşünmekte ve davranmaktadır. Bir organizmadaki hücreler
nasıl bir araya gelerek tek olduklarından ayrı bir varlık oluşturmakta
iseler, sosyal grup da birbirleriyle kaynaşmış ayrı tür öğelerin
(heterojen) oluşturduğu geçici bir varlık olarak ortaya çıkmaktadır.
İnançlara, yargılara ve değerlere bağlı olarak ortaya çıkan sosyal tutum
ve davranışlar, bilimsel metotlarla tespiti, anlaşılması ve açıklanması
son derece güç ve kompleks sosyolojik kavramlara ihtiyaç duyan vakalardır.
Ferdin toplum içindeki yaşantısı son derece karmaşık bir yapılanmaya
dayanmaktadır. Mesela, “ahlaksızlığın toplumda yıkıcı etkisi” olduğuna
inanan bir şahıs bundan dolayı “fahişeliğin yanlış ve kötü olduğu”
yargısına sahip olur, “sosyal normlar, cinsel sınırlılık ve evlilik” gibi
değerleri ihlâl ettiğini düşünerek fahişeliğe karşı bir tutum sergiler.
Onun bu tutumu pek çok sosyal davranışına, toplum içindeki konumuna, zihni
yapılanmasına veya diğer insanlarla olan ilişkisine yansıyabilir.
İnançlar, yargılar ve değerler, insan davranışlarının, katıldıkları
grupların etkilerinin ve bu grupların nihai amaçlarının altında yatan
hükümler, birikimler ve düşüncelerdir.
Belli bir şahıs veya konu hakkındaki birer kişisel hüküm olan inançlar,
genel olarak insanların nasıl hareket etmeyi tercih ettiklerini gösterir.
Uygun veya objektif olup olmadığına bakılmaksızın vaka olarak algılanan
kişisel beyanlardır. Fert, inançlarının objektif bir değerlendirmesini
yapamaz. Daima doğru olduğunu düşündüğü şeyleri yansıttığı için hiçbir
zaman yanlış olamazlar. İnançlar, genellikle olaylar tarafından
desteklenmektedirler çünkü fert daima olup bitenleri inancını destekleyici
tarzda yorumlar. Yargılar ise, ferdin belli bir şahıs veya konu hakkında,
inançlarına dayalı olarak yaptığı kişisel birikimlerdir. Yargıların en
önemli özelliklerinden biri, inançlardan (ferdin düşünceleri) farklı
olarak, şahsın bir şey hakkındaki hislerini de içermesidir. Yargılar, bir
şey konusunda ferdin hissettiği iyi veya kötü, doğru veya yanlış olup
olmadığı şeklindeki kişisel kanaatlerdir. Öte yandan, ferdi hislere
dayandıkları için inançlara benzer olarak asla yanlış değildirler.
Değerler ise, ferdin veya bir gurubun sahip olduğu geniş, müphem, soyut
amaçların işaretleridir. Kısmen inanç ve yargılara dayanırlar. Belirli bir
referans noktaları olmadığı için özelliklerini tam olarak belirlemek
zordur. İnsanın kazanmak için uğraştığı, saygı duyduğu şeyleri
yansıtırlar. Vatanseverlik, akıllılık, demokratlık gibi büyük ölçüde
kıymeti olan bir kültürel unsurlar grubudur. Tüm bu unsurların etkileriyle
gerçekleşen sosyal ilişkiler sosyolojinin inceleme alanıdır.

H. Sosyoloji ve Yakın Bilimler
Sosyolojinin bilimler arasındaki konumunu ortaya koymak amacıyla aşağıdaki
bölümde, sosyal realiteyi başka bakış açılarıyla inceleyen bazı yakın
dallarla olan ilişkisi değerlendirilmekte ve mukayesesi yapılmaktadır.
Antropoloji
Sosyoloji ve antropolojinin pek çok benzer ve farklı tarafları vardır. Her
iki çalışma alanı da insan davranışlarını anlamak istemekte ve
çalışmalarını topluluk (grup) seviyesinde yapmaktadır. Antropolojinin bir
branşı olan kültürel antropoloji, kültürel konulardaki görüşünde
sosyolojik bir ilgiyi paylaşmaktadır. Antropolojinin diğer branşları olan
arkeoloji ve fizikî antropoloji ise incelemelerinde sosyolojiden
farklıdırlar ve özellikle geçmişteki insanların kalıntılarını anlamaya
çalışmaktadırlar. Arkeoloji, binalar, eşyalar, kitaplar gibi geçmiş insan
ve medeniyetlerin kalıntılarını inceleyerek o toplumların nasıl
yaşadıklarını ve fonksiyonel olduğunu ortaya çıkartmaktadır. Buna
karşılık, bazı sosyologların geçmiş insan ve medeniyetlerin nasıl olduğuna
dair merakları olmakla birlikte, akademik çalışmalarında tipik olarak
kalıntıları kullanmazlar. Fiziki antropoloji ise insanlığın ne olduğunu
anlamak amacıyla "Homo erectus", ''Neanderthal man'' gibi atalarını
incelemektedir. Bu konuyla ilgili kemik kalıntıları ve biyolojik bilgiler
sosyologun ilgi alanı içinde değildir. Antropolojinin sosyolojiye en yakın
branşı Kültürel Antropolojidir. Sosyolojiyle hemen hemen aynı temel
soruları ifade etmektedir. İnsanın, kültür tarafından nasıl şekillendiği
ve dönerek kültürü nasıl etkilediği, belirli bir gurubun kültürünün
nelerden oluştuğu, ne tür gelenekler, yapılar, normlar, formlar, kurallar,
gruplar ve kurumların bir gurubun günlük hayatını nitelendirdiği gibi
soruları incelemektedir.[43] Aynı konuları paylaşmakla birlikte, sosyoloji
ve kültürel antropoloji aralarında çok az farklılık olan sorulara ve
yaklaşımlara sahiptirler.
Sosyal Çalışma
Sosyal Çalışmanın amacı sosyal problemleri azaltmak, hafifletmek veya
çözmektir. Araştırma ve uygulama alanları sosyolojiye benzemektedir.
Sosyoloji, insan gruplarının ilişkilerinde teoriler ve araştırmalar
kullanarak çalışma yapmakta, Sosyal Çalışma ise uygulamalar kullanarak
görevini yerine getirmektedir. Sosyolog, sosyal dünya hakkında araştırma
yaparak ve teoriler veya kavramsal modellerle çalışarak halkı ve kültürünü
anlayarak ortaya çıkardığı sosyal dünyayı ve problemleri hakkındaki
bilgiyi paylaşmakta ve yaymakta, sosyal çalışma uzmanı ise bu bilgilerden
yararlanarak uygulama yapmaktadır. Sosyal dünyayı açıklayan sosyolojinin
keşfettiği problemler veya ortaya çıkardığı fenomen hakkında yapacağı çok
az şeyi vardır. Sosyal Çalışma ise, gerçek dünyanın sosyal problemleriyle
ilk elden karşılaşarak ilgilenmektedir. Sosyolojinin bulgularını pratik
olarak uygulama alanına dökmektedir.
Örnek olarak çocuk istismarı konusunda sosyoloji ve sosyal çalışmanın
neler yapabileceğini ele alalım. Sosyoloji, bu konunun toplumda ne kadar
yaygın olduğu, istismarcılıkla hangi faktörlerin ilgili olduğu ve hangi
tür çocukların en yüksek riski taşıdığı hususlarında bir çalışma düzenler.
Bu çalışma tamamlandığında bulgular entelektüel çevreye bir kitap veya
makale şeklinde sunulur. Sosyal Çalışma ise, hem istismar edilen çocuğun
ailesi, arkadaşları veya yakınları ile tanışarak, istismar olayına
doğrudan müdahale eder, hem de çocuk istismarı konusuna kişisel olarak bir
farklılık getirir. Mesela, ailedeki bağımlılığı, ihlalleri, söz konusu
istismarı tespit ederek problemin bütün dayanaklarını ve sebeplerini
ortaya çıkarır.
Bu disiplinlerin etkileşimlerinin de değerlendirilmesi gerekmektedir. Eğer
sosyolojik araştırma olmasaydı sosyal problemler bilinemezdi ve sosyal
çalışma olmasaydı dünyada pek fazla bir şey değiştirilemezdi. Sosyoloji,
sosyal çalışma için bir istikameti işaret etmekte, sosyal çalışma i