Kadınca kategorisinde ve Kadın Dünyası forumunda, bulunan Türkiye’de Kadin Olmak konusunu görüntülemektesiniz. Tarihsel gelişim çizgisi içinde “kadın – erkek eşitsizliği” toplumsal hayatın temel durumlarından biri olma niteliğini maalesef günümüze kadar sürdürmüştür. Toplum ...
|
|||||||
|
Kayıt | SSS | Üye Listesi | Takvim | Konuları Okundu İşaretle |
|
|
#1 (permalink) |
|
Tarihsel gelişim çizgisi içinde “kadın – erkek eşitsizliği” toplumsal hayatın temel durumlarından biri olma niteliğini maalesef günümüze kadar sürdürmüştür. Toplum içinde kadın sorunu genel olarak kadının statüsü, eşit haklara sahip olması ve bu eşit haklarını kullanabilmesi ve bunların zorunlu sonucu kadının, kişi olarak kendini geliştirmesi konularını kapsamaktadır.
Türkiye’de kadın sorunu, özellikle kadınlara tanınan yasal haklar ve bu hakların kullanımı açısından incelenmiştir. Oysa, Türk toplumunda tek bir yasal çerçeve içine sınırlandırılabilecek kadın sorunu yoktur. Cinsel ayırımı destekleyen ataerkil düzen, üretim ilişkileri ve dinsel öğretiler üzerine kurulmuştur. Bu nedenle kadınlar siyasi , sosyal, ekonomik kısıtlamalara maruz kalmakta, toplumsal olanaklardan, fırsatlardan eşit şekilde yararlanamamaktadırlar. Sonuç olarak eğitim sağlık hakkından mahrum bırakılmakta, ücretsiz emek olarak tarım alanında yada düşük ücretle örgütsüz, kayıtsız olarak enformel sektörde istihdam edilmekte, cinsel şiddet veya tacize maruz kalabilmekte, annelik hakkını yaşayamamakta, ev ve iş olmak üzere iki vardiya çalışmak zorunda kalmakta yada başlık parası karşılığı veya aşiret törelerine göre zorla evlendirilmektedir. Ancak kadınların, üretim içindeki konumları, yaşanan sorunun şeklini ve dozunu değiştirebilmektedir. Gerçek bir kadın – erkek eşitliğinin sağlanması için var olan toplumsal yapıların oldukça köklü ve önemli değişiklikler geçirmesi gerektiği ortadadır. Tarih göstermiştir ki; Bu değişim ancak emeğin, emekten yana politikaların iktidar olduğu sitemlerde mümkün olmuştur. Ve kadınlar, daha yaşanası bir dünya için emek mücadelesinde ön sıralarda yerlerini almaktadırlar. EĞİTİM VE KADIN Eğitim, insanın hayatını sürdürebilmesi veya geliştirebilmesi için gerekli bilgi ve becerileri kazanma süreci olarak tanımlayabileceğimiz, temel insan haklarından biridir. Gerek uluslararası sözleşmelerle gerekse yasalarla bu hak güvence altına alınmıştır. Ülkemizde de 1982 Anayasasının, 42.maddesi ile güvence sağlanmasına karşın Türkiye’de okur yazarlık oranı % 83.2 dır. Yine, ülkemizde okuma yazma bilmeyen kadın nüfus oranı % 20,1 iken, okuma yazma bilmeyen erkek nüfus oranı ise %5,4 olarak bu oranın dörtte birini oluşturmaktadır. Kadın erkek arasındaki bu eşitsizliğin ileri yaş gruplarında, ve ileri eğitim seviyelerinde daha da arttığı görülmektedir. Yaş gruplarına göre okuma yazma bilmeyenlerin oranına bakıldığında, 12-14 yaş arası okuma yazma bilmeyen kız çocuklarının oranı % 8,07 iken, erkek çocuklarında bu oran % 3,32’dir. 15-19 yaş arası kız çocuklar için % 10,03 iken, erkek çocuklar için yine % 3,32’dir. Yine okula devam etme ile ilgili veriler incelendiğinde, kız çocuklarının okula devam etme oranının daha düşük olduğu görülmektedir. 6-10 yaş grubu kız çocuklarının okula devam etme oranı %70,4 erkek çocukların oranı %74,4 iken, bu sayı 11-15 yaş arasında kız çocukları için % 55,1; erkek çocukları için %73,6; 16-20 yaş arası kız çocukları için %19,6 erkek çocukları için % 31,6 ve 21-24 yaş arası kız çocukları için bu sayı % 8,9 iken, erkekler için %14,7 olmaktadır. Görüldüğü gibi kız çocuklarının yaşları ilerledikçe okula devam etme oranları düşmektedir. Okula devam etmeyen 15-24 yaş grubundaki kadınların % 40’ının okuldan ayrılma nedeni ise, ailelerinin ilköğretim sonrası okula devam etmeye izin vermemesidir. Türkiye’de eğitim alma hakkı, daha Osmanlı İmparatorluğu zamanından başlayarak kadınların öncelikli talepleri arasında yer almıştır. Ve ilk kez 1843 yılında ‘Tanzimat döneminde Tıbbiye Mektebi bünyesinde verilen ebelik eğitimi ile kız çocukları eğitim almaya başlamışlardır. 1858 yılında Kız Rüştiyeleri, 1869’da Sanayi Okulları, 1870’de Kız Öğretmen Okulları açılmıştır. Özellikle 1908 sonrası ve İttihatti Terakki iktidarı dönemi kadının sosyal hayata katılması, çalışma yaşamına girmesi, yüksek öğrenim görmesi taleplerinin tartışıldığı ve istenildiği yıllar olmuştur. 1911 yılında kızlar için lise açılmış, 1915 yılında ‘Lisans Darül Fünun’u’ şeklinde, kadınlar yüksek öğrenime kabul edilmişlerdir. Üniversitede kadınlara ilk açılan Fen ve Edebiyat fakülteleridir(1915). 1914-1918 Emperyalist paylaşım savaşları ise kadınların sosyal hayatın içine girmeye zorlamıştır. Savaşta, iş yaşamında, sosyal yaşamda önemli rol ve görevler üstlenen omuz veren kadınlar edindikleri demokratik bilinci örgütlü bir güce dönüştüremeseler de birtakım yasal kazanımlar elde etmeyi başarmışlardır. 1922-1923 yıllarında Hukuk ve Tıp fakülteleri kız öğrenci olmaya başladığı gibi o tarihten itibaren kız ve erkek öğrenciler derslere birlikte girme hakkını elde etmişlerdir. Yine dönemde seçme seçilme hakkı, medeni kanunun kabulü, kadının çalışma yaşamını katılımını sağlayacak doğum izni, kreş, sekiz saatlik işgünü gibi taleplerde kabul edilmiş, yasal düzenlemeler yapılmıştır. Bu yasal düzenlemelerin bir çoğu günümüze kadar çok az değişikliğe uğrayarak gelmiştir. Ancak, kız çocuklarının eğitimini teşvik edici nitelikteki yenilikler ve köklü değişimler gerçeklemediği için, kızlarımız zaten kısıtlı olan eğitim olanaklarından yararlanamaz durumdadır. Oysa yapılan bir çok araştırma göstermektedir ki, kadının eğitim düzeyi yükseldikçe evlilik yaşı yükselmekte, aile başına düşen çocuk sayısı ve buna bağlı olarak anne / bebek ölümleri de azalmaktadır. Toplumumuzun her yönden gelişmesini sağlamak için kadınların eğitim durumlarının yükseltilmesi gerekmektedir. Ancak bu gereklilik siyasi iktidarlarca göz ardı edilerek göstermelik önlemler alınmaya devam edilmektedir. 1997 yılında beş yıllık zorunlu eğitimi sekiz yıla çıkaran 4306 Sayılı Kanunun çıkmasıyla, kız öğrencilerin 1998-1999 öğretim yılında altıncı sınıfa devam oranı bir önceki yıla göre % 47,5 oranında artmıştır. Aynı yıla göre 1999-2000 öğretim yılında ise artış oranı % 69 olarak gerçekleşmiştir. Aynı oranlar erkekler için % 18,8 ve % 32,7 olarak gerçekleşmiştir. Yine aynı kriterlere göre, altıncı sınıfa devam oranı şehirde % 30, köyde ise % 161,7 oranında artmıştır.Ancak, yeni uygulamaya geçilirken alt yapıya ilişkin bir düzenleme yapılmadığından eğitimin niteliği düşmüştür. 60-70 kişilik sınıflarda, öğretmen olmadığı için boş geçen dersler yada branşı olmadığı halde derse giren öğretmenlerle ‘eğitim’ veren eğitim kurumları yalnızca diploma verilen yerler haline gelmiştir. Kadının eğitim ve öğrenim durumunu incelerken dikkati çeken bir noktada Yüksek öğrenim aşamasındaki kadın oranlarının, geleneksel iş bölümlerine uygun şekilde dağılım göstermesidir. Örneğin kız öğrenci sayısı, Teknik bilimler ve ziraat gibi alanlarda erkek öğrencilerden az, sosyal bilimler, öğretmenlik alanlarında aynı oranda ve sağlık, dil,sanat alanında daha fazladır. İlk öğretimden başlayarak uygulanan eğitim programlarının içeriği ise bu geleneksel yapıyı değiştirmek yerine içselleştirmektedir. Bugün hala birçok ders kitabında kadınlar ev içinde çocuk bakarken, yemek yada temizlik yaparken resmedilmektedir. Türkiye’deki eğitimdeki eşitsizliğin iki ana nedeni vardır. Birincisi hizmetin ulaşılabilir olmamasıdır; ikincisi, erkek egemen toplumsal yapıdır. Bu iki faktör bir arada olması bölgeler arası eşitsizliğide beraberinde getirmektedir. Türkiye’de eğitimsiz kadın oranları batıdan doğuya gidildikçe artış göstermektedir. 15 – 49 yaş arası eğitimsiz kadınların % 42’si Diyarbakır, Erzurum ve Şanlıurfa’da yaşamaktadır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da her on kadından beşi okuma yazma bilmemektedir. bölgeler arası görülen eşitsizlikte, Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgede uzun yıllar devam eden savaş hali ciddi bir etken olmuştur. Hizmetin ulaşılabilirliğini etkileyen temel faktörler, eğitimin finansmanı ve örgütlenme ağındaki yetersizliktir. Türkiye’de eğitimin finansmanı, toplam 12,7 milyon ilk ve orta, 1,5 milyon yüksek öğrenim öğrencisi ve yaklaşık 500 bine ulaşan öğretmeni ve 60 bine yaklaşan okul binaları ile devlet için başlı başına bir “sorundur’. Özelikle son yirmi yıldır IMF ve Dünya Bankası isteğiyle uygulanan yapısal uyum politikaları sonucu bütçeden eğitime ayrılan pay her yıl daha da azaltılmaktadır. 1990 yılında bütçeden eğitime ayrılan pay % 13,21 iken, bu oran 2000 bütçesi içinde % 7,13’e gerilemiştir. Türkiye’de eğitime gayri safi milli hasıladan ayrılan pay % 2,70 kadardır. Bir yandan bütçeden eğitime ayrılan pay azaltılırken, diğer yandan katkı payı, karne parası vs.. gibi yasal ve adil olmayan yollardan hizmet ücretlendirilmektedir. Her geçen yılla birlikte ağırlaşan yaşam şartları altında yaşamaya zorlanan yoksul halk kitlelerinin maddi durumları okul harcamalarına yetmediğinde, ataerkil aile yapısı gereği, eğitimden ilk feda ettikleri de kız çocukları olmaktadır. Anayasada ilköğretimin kız ve erkek çocukları için parasız olduğu belirtilmesine rağmen, izlenen bu politikalar sonucu vatandaşlarının bu haktan eşit şekilde yararlanmasını engellemektedir. Bu eşitsizlikten en çok etkilenen de yoksullar ve kızlar/kadınlar olmaktadır. Bir ülkenin geleceğinde stratejik öneme sahip eğitim gibi bir alanda, ülkenin yönetiminde söz sahibi olan siyasi iktidarlar bir taraftan bir taraftan yapısal uyum programları gerekçesiyle kamu kurumlarından gerekli desteği çekerken diğer taraftan da ağırlıklı olarak Sivil Toplum Kuruluşları aracılığıyla düzenlenen Ulusal Eğitime Destek Kampanyaları ile okur yazar oranı yükseltilmeye çalışarak,samimi olmayan bir çaba göstermekte ve asli görevini de Sivil Toplum Kuruluşlarına bıraktığını ilan etmektedir. SAĞLIK VE KADIN Toplumsal yapılanma içinde, hukuk düzeninde, geleneklerde, siyasette, eğitimde, dinde, iş alanında sürekli ezilen, sorunları bulunan kadın biyolojik, sosyal ve psikolojik nedenli çeşitli sağlık sorunları yaşamaktadır. Kadın ölümleri içinde anne ölümleri önemli oranda yer tutmaktadır. Anne ölümlerinin nedenleri incelendiğinde ağırlıklı olarak kanamalar, enfeksiyonlar vb. önlenebilir nedenlerden dolayı ölümler olduğu görülür. Daha detaylı değerlendirildiğinde özellikle eğitim ve gelir dağılımındaki eşitsizliğin kadın sağlığına da dramatik şekilde yansıdığı görülmektedir. Türkiye’de her 100 kadından 27.5’u sağlık kurumu dışında doğum yaptırmaktadır. Yıllara göre bakıldığında sağlık kurumu dışında doğum yapan kadınların oranı azalmış(1983’de yüzde 58 ve 1998’de 27.5); kır kent farkı hemen, hemen aynı kalmış (2.05 ve 2.04) ancak doğu-batı farkı artış göstermiştir(1983’de 2.27’den, 1998’de 4.15’e) gelir dilimine göre,sağlık kurumu dışında yapılan doğumlar değerlendirildiğinde ise, yoksul-zengin farkının 8.7 misli olduğunu görüyoruz.en yoksul kadınların yüzde 71’i evde doğum yaparken en zengin kadınlarda bu oran yüzde 8.2’dir. Doğum öncesi bakım, doğumun risklerini azaltmak açısından en önemi hizmetlerin başında gelmektedir. Ülkemizde her 100 kadından 31.5’nin doğum öncesi bakım hizmeti almadığı saptanmıştır. Doğum öncesi bakım almayanların oranı yıllar içinde azalmıştır. Ancak kır-kent farkı açılmıştır. 1988’de 1.65 olan fark 1998 de 2.21 olmuştur. Aynı şekilde doğu-batı eşitsizliğide derinleşmiştir.(2.03’den 4.36’ ya) çıkmıştır. Doğum öncesi bakım alamayan en yoksul %20’lik dilimdekiler %67 iken en zengin %20’liklerde bu oran % 7.8’dir. Anne ölümlerinin önemli bir nedeni de adölosan gebeliklerdir. Bu durum hem anne sağlığı hem de bebek sağlığı açısından önemlidir. Türkiye’de 17 yaşındaki her 12 kadından biri (%8) ya anne olmuş yada ilk çocuğuna gebe kalmıştır. Bu oran 18 yaşındaki kadında yükselerek yedide bire(%15) ve on dokuz yaşındaki kadında dört de bire( %23)’e yaklaşmaktadır. Kentsel yörelerde yaşayan adölesan kızlar arasında anne olanların oranı(%10) kırsal yörede yaşayan kadınlardan (% 7) daha yüksektir. Erken gebeliklerin en önemli nedenli erken evliliklerdir. Türk toplumun geleneksel yapısı ve ekonomik nedenli yaşanan evlilikler doğurganlık oranını arttırarak kadının hem fiziksel hem ruhsal açıdan yıpranmasına, erkeğe bağlı kalmasına neden olmaktadır. Yine batıdan (%3), doğuya (%38) doğru yoğunlaşarak artan çok eşli evlilikler kadınlar için onur kırıcı bir sorun olarak yaşanmaya devam etmektedir. Türkiye’deki anne ve bebek sağlığına ilişkin istatistiklerin düzelebilmesi için sağlık hizmetlerinin ücretsiz, ulaşılabilir olması ve kadının eğitim ve ekonomik durumunun iyileştirilmesi gerekmektedir. Ancak ülkemizde siyasi iktidarlar, Temel Sağlık Hizmetini veren Birinci Basamak Sağlık Kurumlarında döner sermaye işletmesini oluşturarak hizmetleri ücretlendirerek sağlıktaki eşitsizliğin artmasına izin vermişlerdir. En dramatik olanıda doğurganlık oranının yüksek olduğu ülkemizde Aile Planlaması malzemelerinin (kondom,hap,RIA vb) bağış adı altında ücretli hale getirilmesidir. Yine Türk hukukunu incelediğimizde çalışan kadınların annelik hakkının korunmadığını görmek mümkündür. Yasal mevzuat oldukça dağınık olup kadın çalışanlar açısındanda işçi-memur ayırımı yapmaktadır. Örneğin doğum izinleri kamu çalışanları için toplam 9 hafta iken işçiler için 12 haftadır. Uluslar Arası Çalışma Örgütünün asgari standardı ise 14 haftadır. Her iki grup kadın çalışan, doğum izninin bitiminden başlamak üzere toplam 6 ay süresince günde iki kez 45’şer dakika olmak üzere emzirme izni kullanabilmektedir. Ancak bir çok iş yerinde kreş olmadığı ve bebekler özel kreşlerde yada evlerde bakıcı aracılığıyla bakıldığı için bu süre kadının bebeğe ulaşmasına ve onu emzirmesine yetmemektedir. Dolayısıyla işlevsiz hale gelmiştir. Yine Doğum öncesi ve sonrası emzirme döneminde kamu çalışanı kadınların, özellikle sağlık iş kolunda çalışan doktor ve hemşirelerin, gece nöbetlerine kalması, emzirmeyi olumsuz etkileyen faktörlerden biri olarak önümüzde durmaktadır. Ayrıca yoğun çalışma temposu düşüklere ve/veya erken doğumlara neden olduğu yapılan çalışmalarda da gösterilmiştir. Annelik, yalnızca kadını ilgilendiren bir durum değildir. Hem aileyi hem de toplumu yakından ilgilendiren sosyal bir durumdur. Yine dolaylı ayrımcılık nedeniyle kadınlara yüklenen çocuk bakımı vb sorumluluklar yalnızca kadının sorumluluk alnı olarak algılanmamalıdır. Bugün ülkemizdeki yasal mevzuata göre yalnızca 150 kadın işçinin çalıştığı yerde kreş açma zorunluluğu vardır. Bu maddeden de anlaşılacağı gibi kadın çalışan sayısının kreş açmak için kıstas olarak alınması, sorunun ‘kadın sorunu’ olarak sınırlandırılıp anlamsızlaştırılmaya, işverenler yükümlülükten kurtarılmaya çalışılmıştır. Türkiye’deki işletmelerin % 90’ının 50’nin altında işçi çalıştıran küçük işletmeler olduğu gerçeğide bu olguyu destekleyen önemli bir kanıttır. ÇALIŞMA YAŞAMI VE KADIN Dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de kadınların temel rolünü, anne, eş ve ev kadını olarak çizen resmi ideoloji, kadının işgücüne katılımının sınırlarını da belirlemiştir. Kapitalist üretim içinde çalışma kelimesi, yalnızca piyasa için yapılan faaliyetler anlamında kullanıldığı için kadınların, kendileri ve aileleri için yaptıkları ve yarattıkları, ancak kullanım değeri olduğu halde piyasaya girmeyen ve dolayısıyla parasal karşılığı olmayan her türlü iş(çocuk ve yaşlı bakımı,ev işleri vb.) çalışmadan sayılmamış, “kadının yapması gereken yükümlülükleri” olarak görülmüş, değersizleştirilmiş ve önemsizleştirilmiştir. Oysaki; Kadınların bu görünmeyen emeğinin değeri ulusal gelirin %40’na denk düşmektedir. Ancak, kadınların iş gücüne yoğun katılımına ihtiyaç duyulan savaş dönemleri gibi dönemlerde geleneksel değerler yeni durumlara adapte edilmiş ‘kadının yeri evidir’ söyleminin yerini ‘vatan için çalışmak kutsaldır’ gibi ideolojik yönlendirmeler almıştır. Örneğin 1915 yılında Osmanlı ticaret nezaretinde kadınlar için ‘mecburi hizmet’ kanunu kabul edilmiş ve bir çok fabrikada kadınlar işçi olarak çalışmaya zorunlu kılınmışlardır. O yıllarda sanayide işçi statüsünde çalışanların yaklaşık % 35’ni kadınlar oluşturuyordu. Türkiye de kadının iş gücüne katılım oranı 1999 yılı itibariyle % 29,7’dir. Devlet İstatistik Enstitüsünün Hane Halkı İşgücü Anketlerinin verilerine göre 1989 yılında bu oran kadınlar için % 35.1dir. Erkekler için katılım oranları aynı yıllar itibarıyla % 75.7’den %68.3 düşmüştür. Türkiye’de kadınların işgücüne katılımının düşmesine yol açan nedenler; ekonomik yapıdaki değişmeler, yani küreselleşmenin gereği uygulanan özelleştirmeler, bunlara ek olarak da sosyal faktörler ve özellikle köyden kente göçtür. Göç, kadınları, ücretsiz aile (genellikle tarım) işçisi olmaktan çıkarmış ve kentte aile içine hapsetmiştir. İş gücüne katılım oranı , 1990 yılında kentte % 17, kırda % 51 iken, 2000 yılında kentte % 15,7 ve kırda % 34,9 olmuştur. 1930 ve 1940’lı yıllar kadının çalışma yaşamı içine girmesini kolaylaştırıcı yasal düzenlemelerin olduğu yıllardır. O dönemde dünya çapında gelişen sosyalizim dalgası diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de işçi sınıfı mücadelesini yükseltmiştir. SSCB’de kadının iş yaşamına katılımını arttırmak için ev ve çocuk bakımı gibi işler toplumsallaştırılmış ve eğitim olanakları yaygınlaştırılmıştır. Kadının biyolojik açıdan en zayıf olduğu ayni zamanda yeni işgücü üretimi gibi önemli bir görevi üstlendiği dönemler koruma altına alınmıştır. Bu kolaylıklar kadını istihdam alanına yöneltmiştir. 1970’lerde patlak veren ve halen devam eden ekonomik kriz, 1980’lerde SSCB’nin dağılması sosyo-ekeonomik politikalarıda değiştirmiştir. Bu dönemden sonra hızla uygulamaya konulan Dünya Bankası yapısal uyum programları gereği liberal özelleştirmeci politikalar ve esnek çalışma sistemi en çok kadını etkilemiştir. Özelleştirilen fabrikalarda ilk işten çıkarılanlar kadınlar olmuşlardır. İstihdam edilen kadın işgücü giderek azalırken, gerekli işgücü ise kayıtsız olarak, düşük ücretle çalıştırılmış yada evde parça başı iş veya part-time çalışmaya zorlanmıştır. Türkiye’de evde çalışan ücretli kadın sayısının tüm çalışan kadınlara oranı 1991de %2.8 iken 1994de %10’a bugün ise %20’lere yükselmiştir. Kadın emeğinin kullanımı açısından bu üretim tarzı son derece önemlidir. Evin reisinin erkek olduğunu söyleyen resmi ideoloji, kadınların gelirini evi geçindiren değil aile bütçesine katkı yapan gelir olarak gören geleneksel yapıyı güçlendirerek sürecin içselleştirilmesini sağlamaktadır. Bu nedenle çalışmak için piyasaya giren kadın, daha baştan ‘yedek iş gücü’ olarak çalışma yaşamında da eşitsiz bir çok muamele ile karşılaşmak zorunda bırakılmıştır. Çalışma saatlerinin uzunluğu, evde çalışmanın devam etmesi kadını yormaktadır. Bu konuda değişik araştırmalar vardır. Bu nedenle kadın yalnızca evde çalışmayı tercih edebilmektedir.ev ve çocuk bakımı sosyalleştirilerek kadının çalışma hayatına katılması teşvik edilmelidir. İktisadi faaliyet kollarına göre dağılıma baktığımızda, kadınların geleneksel iş bölümüne uygun olarak ağırlıkla tarım ve hizmet sektöründe yer aldığını görüyoruz. Kadınların yoğun olarak çalıştığı alanların başında % 72’lik oran ile tarım sektörü gelmektedir. Dikkat çeken bir husus da erkeklerin bu sektördeki oranının gittikçe gerilemesidir. (% 33) Erkekler bu alanı terk etmekte ve kadınlara bırakmaktadır. Son yıllardaki artışa rağmen, sanayide çalışan nüfusun % 9,7’si ve hizmet sektöründe çalışan nüfusun % 18,1’ini kadınlar oluşturmaktadır. Hizmet sektörü kentlerde kadınların çalıştığı en yoğun sektördür. Genellikle sağlık, eğitim alanlarında ve son yıllarda artış gösteren bir şekilde bankacılık sektöründe çalışmaktadırlar. Banka sahipleri ile yapılan bir ankette kadın işgücünü kullanmayı tercih ettiklerini çünkü, kadınların daha sakin ve uysal (!) olduklarını ve ayrıca ev işleri yüzünden sendika vs.. çalışmalarına da katılmaya zaman bulamadıkları cevapları alınmıştır. 1989 yılında kadınların bu sektör içindeki oranı % 55 iken, 1999 yılında % 58’e yükselmiş; sanayideki oranları ise 1989 yılında % 31 iken 1999 yılında % 28’e gerilemiştir. 2000 yılı verilerine göre, Türkiye’deki tüm çalışan kadınlar içinde ücretsiz aile işçisi olarak çalışan kadınların oranı % 49,8’dir. Bunu % 38 ile ücretli ve yevmiyeli çalışan kadın oranı izlemektedir. Bu oran kentlerde, % 83 ile ücretli ve yevmiyeli çalışan kadınların artması şeklinde değişmektedir. Kadınların çalışma yaşamları evlilik ve doğumla birlikte kesintiye uğrayabilmektedir. Bu kesintiyi göze almak istemeyen kadınlar sosyal yaşamlarında ikilem yaşamakta ve tercih yapmak zorunda kalmaktadırlar. Bu işverenler açısından da istemeyen bir durumdur. Bugün bir çok kadın işe girerken gebelik testine tabi tutulmakta yada iş kanunun 17. maddesi uyarınca doğum sonrası işten çıkartılabilmektedir. Yine 1475 sayılı yasaya tabi olarak çalışan kadınlar evlilik durumunda birikmiş tazminatlarını toplu olarak alabilmekte yada işini bıraktığında isteğe bağlı sigortalanabilmekte ve emeklilik hakkını çalışmadan elde edebilmektedir. Bunlar kadını koruyucu düzenlemeler gibi görünse de kadını çalışma yaşamından uzaklaştırmakta eve entegre etmektedir. Kadınların işgücüne katılım oranı özellikle 20-24 yaş arası % 35’lik dilim ile önde gelmektedir. 15-19 yaş arası bu oran % 28; 25-29 yaş arası % 31; 30-34 yaş arası % 32 ve bu şekilde azalarak devam etmektedir. Yine 20-24 yaş arası kadınların kentte işgücüne katılımı % 26 ve kırda % 52 ile önde gelmektedir. Bu oran yaş ilerledikçe azalmaktadır. Yine, Devlet İstatistik Enstitüsünün verilerine göre, evli kadınların işgücüne katılım oranı Türkiye genelinde % 27,2, kentte % 13 ve kırda % 48’dir. Dikkat çekici bir husus boşanmış kadınların işgücüne katılımının % 46 ile önde gelmesidir. Evli kadınların işgücüne katılımı hiç evlenmemiş (% 30) veya boşanmış kadınların oranından daha düşüktür. Bu oran kentte % 47 ile yine öndedir. Kırsal alanda evli kadınların daha çok işgücüne katılması yine aile içi tarım işçisi olması ile açıklanabilir. Kadınların eğitim durumuna göre işgücüne katılım oranları eğitim seviyesi arttıkça doğru orantılı olarak artış göstermektedir. Okuryazar olmayanların işgücüne katılım oranı Türkiye genelinde % 27 iken, ilkokul mezunlarının oranı % 30,5; lise mezunlarının oranı % 33; lise ve dengi meslek lisesi mezunların oranı % 44 ve yüksek okul mezunlarının oranı ise % 71’dir. Devlet İstatistik Enstitüsünün 2000 yılı verilerine göre, kadınların işsizlik oranı erkeklere oranla daha fazladır. Bu oran kadınlarda % 6,1’dir. Eğitimli kadın genç işsizlik oranı ise % 29’dur. Bu oran şehirlerde % 26 ve kırda % 43’tür. Kırsal kesimdeki genel kadın işsizlik oranı % 1,9’dur, ancak bunun sebebi yine kadınların ücretsiz aile işçisi olarak çalışmasıdır. Kadın işsizliği ile ilgili diğer bir boyut da, işsizliğin en yoğun olarak 15-19 yaş grubu arasında görülmesidir (% 15,6). Bunu % 15,5 ile 20-24 yaş arası genç kadınlar izlemektedir. Bu oran kentlerde 15-19 yaş arasındaki kadınlarda % 33, 20-24 yaş arası kadınlarda % 26 olmaktadır. Kadınların eğitim durumuna göre işsizlik oranları incelendiğinde ise, eğitim düzeyinin yüksekliğinin genç kadınlar için yüksek işsizlik eğilimini azaltmadığı görülecektir. 12-24 yaş arası, ilkokul mezunu kadınların işsizlik oranı % 7 iken, bu oran ortaokul mezunlarında % 26, lise mezunlarında % 34, yüksekokul mezunlarında ise % 34 olarak tespit edilmiştir. Örgütlenme; Türkiye’de kadın çalışanların sendikal örgütlenmesi bu istihdam yapısı üzerinde yükselmektedir. 1996’da ücretli ve yevmiyeli olarak çalışan ve teorik olarak sendikalaşabilecek kadın sayısı 1.461.000’dir. bu sayı toplam kadın iş gücünün %22.3’nü oluşturmaktadır. Yine bu grubun %35-40’ı sendikalaşma için önemli bir potansiyel oluşturan kamu çalışanı(657 sayılı kanuna bağlı çalışan devlet memurları) kadınlardan oluşmaktadır. Ancak bu alanda, sendikal haklarda kısıtlamalar, idari baskılar yaşanmaktadır. Sözleşmeli personel statüsünde çalışan kadınlar içinse örgütlenme yasağı bulunmaktadır. İşçi olarak çalışan kadınların sendikalaşması önünde ciddi engeller vardır. Bunlardan ilki kadın işçilerin erkek işçilerden yüksek oranda, sendikalaşmanın zor olduğu özel sektör işyerlerinde istihdam edilmeleridir. Yine önemli sayıda kadın işçi enformel sektör kapsamında değerlendirilebilecek küçük işyerlerinde istihdam edilmekte ve bu tür işyerlerinin önemli bir kısmı sendikalaşmak bir yana sosyal güvenlik imkanı bile sunmadan kaçak işçi çalıştırmaktadır. Bunun yanı sıra kentlerde kişisel hizmetlerde gündelikçi olarak çalışmak, eve iş verme sistemi içinde çalışmak,kentlere göç eden kadınlar için önemli bir istihdam alanı sunmakta ancak, bu işler iş yasası kapsamında bulunmadığı için, bu işlerde çalışanlar her türlü yasal güvenceden dolayısıyla örgütlenmeden yoksun kalmaktadır. Türkiye’de sendikalı kadın sayısına ilişkin net bir veri yoktur. Ancak Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK)’e üye sendikalardaki kadın sayısı ve oranı bulunmaktadır. (KESK’e üye sendikaların kadın-erkek sayıları ve oranları ektedir.) Sosyal sigortalar kurumu istatistikleri sendikalı kadın işçi sayısını %10 dolayında göstermektedir. Yine ülkemizde en büyük işçi konfederasyonu olan TÜRK-İŞ’ de ortalama %10 civarında kadın üyeye sahiptir. Ayrıca sendikal örgütlenmeler içinde yönetici ve temsilci kadrosunda ki kadın sayısıda oldukça azdır. Bunda da kadının ev çocuk bakımı vb. işleri üstlenmesi önemli bir etkendir. Eşit işe eşit ücret; Türkiye’de çalışan kadınların ücretleri erkeklerinkinden düşüktür. Genel olarak Dünyada kadınların ücretleri erkeklerin % 78’i kadardır. Devlet İstatistik Enstitüsünün 1996 yılı verilerine göre, okuryazar olmayan kadınların saatlik kazancı erkeklerin kazancının % 62’si kadardır. Bu oran ilkokul mezunu kadınlarda % 41, lise mezunu kadınlarda % 59 ve yüksek okul mezunu kadınlarda % 59’dur. Yine, çeşitli meslek gruplarına göre de kadınlarla erkekler arasında ücret farklılığı bulunmaktadır. DİE’nin 1996 verilerine göre, en büyük kazanç farkı tarım sektöründedir. Hizmet sektöründe bu oran % 56; idari sektörde ise % 80’dir. Yalnızca kamu alanında çalışan kadınların kazancı erkeklerin kazancına yakındır. Kadın emeğini değersiz hale getirmenin yolu, kadınlara düşük ücret ödemektir. Bu durumu kadının öğrenim ve beceri düzeylerinin düşük olması ile açıklamaya çalışanlar vardır. Ancak gözden kaçırılmaması gereken nokta, burjuva ataerkil düşüncenin bir sonucunda kadınlarımız bilinçli olarak eğitim,öğretim süreçlerinden ve çalışma yaşamından uzak tutulmaya çalışılmaktadır. Bu sistem içinde erkek evin esas geçindiricisidir ve kadın da ona bağımlıdır. Bu düşünce sistematiği içinde kadın aileye ek gelir sağlayabilir ama asıl görevi ev ve çocuklara bakmaktır. Bu nedenle kadınlarımızın büyük bir çoğu vasıfsız işçi olarak , düşük ücretle ve kayıt dışı çalıştırılabilmektedirler. İş güvencesi Her ne kadar yasalarımızda göstermelik de olsa var olan eşitlik durumları, gerçek yaşamda varlığını bulamamaktadır. Özellikle iş güvencesi ve eşit işe eşit ücret konularında kadınların hâlâ korumasız oldukları söylenebilir. İş kanunun 13. ve 17 maddeleri İşverene çalıştırdığı işçiyi herhangi bir nedenle işten atma hakkı tanımaktadır. İşçinin bu duruma itiraz hakkı yoktur, sadece kanundan kaynaklanan tazminat alacaklarını talep edebilir. Kadınların işten çıkarılmalarına pek çok gerekçe gösterilmekte ve bunların başında da evlenme, hamile kalma, doğum yapma gelmektedir. Türk-İş tarafından kendi kadın üyelerine uygulanan bir anketde, kadınlar açısından çalışma yaşamının temel sorunu ‘iş güvencesi’ olarak belirtilmiştir. Daha sonra sendikasızlaştırma, yetersiz ücret ve işsizlik, taşeronlaştırma, özelleştirme vb. gelmektedir. SİYASET VE KADIN Türkiye’de 1934 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile kadınların seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Hatta bazı kaynaklarda 1930 yılında çıkarılan Belediye Yasası ile kadınların belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını elde ettiği belirtilmektedir. Ancak kadınların yasalarla güvenceye alınan seçme ve seçilme hakkını, erkeklerle aynı oranda kullan(a)madığı gözlenmektedir. Özellikle siyasal temsil açısından değerlendirildiğinde bir çok ülkeye göre kadın temsilinin oldukça düşük olduğu görülmektedir. Kadın meclis üyelerinin oranı örneğin, İsveç’te % 42,7, Hollanda’da % 36, Almanya’da % 30, Arjantin’de % 27, İngiltere’de % 18, Yunanistan’da % 6,3 iken Türkiye’de % 2,4’tür. yine yerel yönetimler açısından değerlendirildiğinde de kadının konumunu çok farklı değildir. 1980 sonrası İstanbul’daki belediyelerde kadın meclis üyesi sayısı %4.3, Ankara’da %12.1, İzmir’de %13.2 olmaktadır. Ayrıca Kaymakam, Vali, Anayasa Mahkemesi veya Yargıtay üyeliği gibi yönetici birimlerinde de kadını görmek mümkün değildir. Yine eğitim, sağlık gibi hizmet birimlerinde yada tarım gibi üretim alanlarında kadın çalışan sayısı fazla olmasına rağmen karar mekanizmalarında kadın emekçiler yok denecek kadar azdır. Türkiye’de kadınların siyasete katılımı genellikle seçme hakkını kullanmaları şeklinde olmaktadır. Ancak bu hakkını bile genellikle eşinin, babanın veya bir erkek yakınının tercihine göre kullanmaktadır. Yani Türkiye’de kadın seçme ve seçilme hakkına sahip olmasına rağmen siyasette eşit konumda değildir. Toplumumuzdaki geleneksel, cinsiyete dayalı işbölümü sonucu kadın hayatını aile ve yakın çevresi ile sınırlamakta, bu nedenle de politika dışında kalmaktadır. Çoğu zaman örgütlü mücadele içine katılmak isteyen kadın bu iki ayrı dünya arasında bocalamaktadır. 1935 yılında Sabiha Sertel, Dünya Kadınlar Birliğinin 12. Dünya Kadınlar Konferansına ilişkin yazdığı ‘Yanlış Yolda Giden Feminizm’ adlı makalesinde şöyle seslenmektedir; ‘demek ki siyasal haklarını almakla, kanun nazarında müsavi olmakla , mesele bitmemiş.... O halde bu tazyik ve esaretin kökü nerede? Onu bulmak lazım. ..Hükümetlerin bütün iyi niyetlerin, kadınların bütün gayretlerine rağmen bu kökü üzerine birkaç kat boya sürmekle düzeltmek mümkün değildir. Bu asırların yerleştirdiği olgunlaştırdığı bir köktür.’ Bugünün Türkiye’sinde konunun hala aynı şekilde sürüyor olması bu sözlerin günümüzde de geçerliliğini koruduğunu ve doğruluğunu kanıtlamaktadır. HUKUK VE KADIN Bu alanda yapılan incelemeler başlıca iki alanda ele alınacaktır. Aile hukuku ve ceza hukuku alanında. Bilindiği gibi, kişilerin özel alanını düzenleyen temel kanunlardan biri olan Medeni Kanun 1 Ocak 2002 tarihinde değiştirilmiş ve yürürlüğü girmiştir. Bu alanda kadın – erkek eşitliğini getirmeye çalışan bir çok değişiklik yapılmıştır. Bunlar kısaca şu şekilde sıralanabilir; ikametgahı düzenleyen 21. Maddenin başlığı “yasal yerleşim yeri” olarak değiştirilmiş ve eski kanunda yer alan “Kocanın ikametgahı karının ikametgahıdır” hükmü alınmamıştır. AİLE HUKUKU Yeni kanunda da kanunun ikinci kitabı olan Aile Hukuku bölümü, “Evlilik Hukuku”, “Hısımlık” ve “Vesayet” başlıklarını taşıyan üç kısma ayrılmıştır. * Evlilik Hukuku Kısmı Kanun, bu bölümde önemli ve köklü değişiklikler getirmiştir. Eski kanunda kadın erkek eşitliğine ters düşen hükümler kaldırılmış ve bu eşitliği sağlayacak şekilde düzenlenmeye çalışılmıştır. Ancak, elbette kanunun bazı maddelerinde kadın ve erkeğin toplumsal durumlar da göz önüne alındığında eşitliğe aykırı hükümler vardır. “Evlenme ehliyeti ve engelleri” başlığını taşıyan ikinci ayrımda yapılan en önemli değişiklik, Yeni Kanunun 124. Maddesinde düzenlenmiştir. Bu düzenleme ile, evlenme yaşı hem erkek ve hem kadın bakımından yükseltilerek 17 yaşın doldurulması yani 18 yaşına girilmiş olması olarak değiştirilmiştir. Olağanüstü evlenme yaşı ise, 16 yaşının doldurulması olarak yani 17 yaşına girilmesi olarak değiştirilmiştir. Yeni kanunun 128. Maddesinde yeni bir düzenleme getirilerek, yasal temsilcilerin evlenme yaşına erişmiş olan kişilerin evlenmelerine haklı olmayan sebeplerle engel olmaya kalkmaları halinde, evlenmek isteyin kişinin mahkemeye başvurarak hakimin iznini alma imkanı getirilmiştir. Eski kanuna göre, evlenme başvurusu, evlenecek erkeğin ikametgahındaki evlendirme memuruna yapılmak zorundaydı. Yeni Kanun ile, bu hüküm değiştirilmiş ve evlenecek erkek veya kadının içlerinden birinin oturduğu yerdeki evlendirme memuruna birlikte başvuru yapılması şeklinde değiştirilmiştir. * Boşanma Bölümü Boşanma sebepleri ve boşanmanın sonuçlarını düzenleyen bu bölümde bazı önemli değişiklikler getirilmiştir. Ancak, boşanma sebepleri konusunda eski kanundan farklı bir düzenlemeye gidilmemiş, Yeni kanunun 162. Maddesinde “onur kırıcı davranış” “hayata kast ve pek kötü davranış” sebeplerine üçüncü bir sebep olarak eklenmiştir. Ancak, son fıkrası ile, “Affeden tarafın dava hakkı yoktur.” hükmü ile mağdur eşin (ki bu mağdur eş genellikle kadındır.) dava açma hakkı sınırlandırılmıştır. Yeni Medeni Kanunun 163. maddesinde düzenlenen “suç işleme ve haysiyetsiz hayat sürme” sebebiyle boşanmaya ayrıca, bu durumun eş için “çekilmez olduğu şartı” getirilmiştir. Yeni Kanunun 164. maddesinde düzenlenen “terk” sebebiyle boşanmada, eski kanunda üç ay olan terk süresi, 6 aya çıkarılmış ve terk eden eşe 4. ayın sonunda ihtarda bulunularak iki ay içinde ortak konuta dönmesi gerektiği hususu düzenlenmiştir. Yeni Kanunda boşanma davalarında yetkiyi düzenleyen 168. Maddesinde, yetkili mahkemenin eşlerden birinin yerleşim yeri veya eşlerin davadan önce son defa altı aydan beri oturdukları yer mahkemesi olarak değiştirilmiştir. Eski kanunda boşanma davalarında yetkili mahkeme, davacının ikametgahı mahkemesi olarak düzenlenmekte idi. Yine, eski kanuna göre, kadının ikametgahı kocanın ikametgahı olduğu için boşanma davası açmak isteyen eş yine davayı kocasının ikametgahında açıyordu. Boşanma davası ile birlikte kusurlu olan eşten maddi ve manevi tazminat da talep edilebilir. Yeni Medeni Kanun ile, kusursuz olan eşin yanı sıra, daha az kusurlu olan eşe de tazminat isteme hakkı getirilmiştir. Bu konuyu düzenleyen eski kanunun 144. Maddesinde “erkeğin kadından yoksulluk nafakası isteyebilmesi için, kadının hali refahta olması gerekir.” Hükmü, yeni kanuna alınmamıştır. Ülkemizde, tüm kayıtlı malların (ev, araba vs gibi...) genellikle erkekler üzerinde olduğu ve kadının da genellikle çalışma ve iş hayatının dışında olduğu göz önünde bulundurulursa, bu düzenlemenin kadın erkek eşitliğini sağladığını söylemek mümkün değildir. Aksine, herhangi bir geliri olmayan kadını nafaka borcu altına sokarak mağdur duruma getirmektedir. * Evliliğin Genel Hükümleri Bölümü Bu bölümde yapılan değişikliklerin büyük bir kısmı, evlilik birliği içinde kadın erkek eşitliğini sağlamaya yönelik olarak yapılan düzenlemelerdir. Konutun seçimi, evlilik birliğinin yönetimi ve birliğin giderlerine katılma konularını düzenleyen Yeni Kanunun 186. Maddesi ile eski kanunun konutun seçimini kocaya bırakan hükmü değiştirilmiş ve eşlerin birlikte oturacakları ortak konutu birlikte seçmeleri ilkesi getirilmiştir. Yine, eski kanunda yer alan “evlilik birliğinin reisi kocadır.” hükmü kaldırılmıştır. Aynı maddenin üçüncü fıkrasında eşlerin evlilik birliğinin giderlerine katılma zorunluluğu kabul edilmiş, ancak giderlere katılmada ölçü olarak eşlerin mali güçleri, emek ve malvarlıkları esas alınmıştır. Yeni Medeni Kanunun 188. Maddesinde düzenlenen yeni hükümle, eşlerden her birinin evlilik birliğini temsil etme yetkisine sahip olacakları düzenlenmiştir. Eski kanunda bu hüküm “Birliği koca temsil eder.” şeklinde idi. Eşlerden her biri, diğerinin meslek veya iş seçiminde diğerinin iznine tabi değildir. Ancak, meslek ve iş seçiminde ve bunların yürütülmesinde evlilik birliğinin huzur ve yararı gözetilir denerek, kadının çalışması evlilik birliğinin huzuru ile karşılaştırılmaktadır. Zira, kadınların çoğu kocası izin vermediği için çalışmamakta veya evlenince çalıştığı işinden ayrılmaktadır. Dolayısıyla, eşinin çalışmasına izin vermeyen kocanın “huzuru” bozulacağı için, kadının çalışması yine gizli bir izne tabi tutulmaktadır. Yeni Medeni Kanunda düzenlenen yeni 194. maddeye göre, eşlerin oturduğu aile konutu ile işlemler söz konusu olduğunda, eşlerden her biri diğerinin açık rızasına muhtaç olacaktır. Örneğin, konutla ilgili kira sözleşmesinin feshedilmesi, konutun devredilmesi gibi işlemler rızaya muhtaç olacak ve rıza verilmedikçe bu işlemler yapılamayacaktır. Dolayısıyla, kira sözleşmesi kendi üzerine olan koca, eşinden habersiz sözleşmeyi feshedemeyecektir. Yine bu madde ile, aile konutu olan taşınmazın maliki olmayan eş, tapuya konutla ilgili (yani bu ev aile konutudur, benim haberim olmadan satılamaz gibi) gerekli şerhin yazılmasını isteme hakkına sahiptir. Yine, kira sözleşmesinin tarafı olmayan eş, kiralayana yapacağı bildirimle, sözleşmenin tarafı haline gelir. * Eşler Arasındaki Mal Rejimi Bölümü Eski Kanuna göre, eşler evlenmeden önce veya evlilik devam ederken kanunda belirtilen mal rejimlerinden birini evlilik sözleşmesi yaparak seçebilirler. Böyle bir sözleşme yapmazlarsa, kanundan ötürü “mal ayrılığı” rejimi geçerli olacaktır. Bu yasal rejim dışında mal ortaklığı ve mal birliği rejimleri vardı. Yeni Medeni Kanunda, yasal mal rejimi olarak “Edinilmiş mallara katılım” kabul edilmiştir. Bunun dışında, eşler sözleşme ile “mal ayrılığı”, “paylaşmalı mal ayrılığı” ve “mal ortaklığı” rejimlerinden birini seçebileceklerdir. Edinilmiş mallara katılım rejiminde iki türlü mal vardır: Eşlerin kişisel maları ve edinilmiş mallar. Kişisel mallar, eşlerden sadece birinin kişisel kullanımına tabi mallar (ör: mücevher); evlenmeden önce sahip olduğu veya miras yolu ele kendisine kalan veya kendisine bağışlanan mallar; manevi tazminat alacakları; ve bu malların yerine geçen değerleridir. (ör:miras kalan evden alınan kira bedeli) Edinilmiş mallar ise, çalışma karşılığında kazanılan mallar (maaş); sosyal güvenlik veya sosyal yardım kurumu veya sandık tarafından yapılan ödemeler (ör:emekli maaş, kıdem tazminatları); çalışma gücünün kaybı gücünün kaybı sebebiyle kendisine ödenilen tazminatlar ve edinilmiş malların yerine geçen değerlerdir. Bir eşin bütün malları aksi ispat edilinceye kadar edinilmiş mal olarak kabul edilir. Görüldüğü gibi, hangi malın edinilmiş hangi malın kişisel mal olduğu oldukça karışıktır ve iç içe geçmiştir. Dolayısıyla, boşanma durumunda bu malların eşler arasında tasfiyesi bir çok problemi de beraberinde getirecektir. Örneğin: miras yolu kendisine oldukça eski bir ev kalan kadın, eşinin emekli maaşı ile evin içini yaptırmışlarsa, boşanma durumunda bu malların nasıl tasfiye edileceği son derece karmaşıktır. Medeni Kanunun yürürlük maddesine göre, kanun 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğü girmiştir. Bir çok kadın örgütünü ayağa kaldıran bu kanunun 10. maddesi ise, mal rejiminin yürürlük tarihini yine aynı tarih olarak almış, geriye etkili yürürlüğe koymamıştır. Dolayısıyla, edinilmiş mallara katılım rejimi 1 ocak 2002 tarihinden sonra edinilen mallar için geçerli olacak, eski tarihli mallar için eski kanuni rejim olan “mal ayrılığı” rejimi uygulanacaktır. Yani, mallar yine kimin üzerine kayıtlı ise boşanma halinde yine onun olacaktır. Bu durumda eski tarihli evli olan kadınlar için (genelde mallar koca üzerine kayıtlıdır) bu durum son derece olumsuzdur. Kadınlar arasında çifte standart yaratmakta ve kadınları çeşitli bölümlere ayırmaktadır. Bu durum, boşanma sırasında malların tasfiyesi halinde de problem yaratacaktır. 1 Ocak 2002 tarihine kadar kazanılan mallar için mal ayrılığı rejimi uygulanacak, bu tarihten sonraki mallar için edinilmiş mallar katılım rejimi uygulanacak ve aynı evlilik içinde iki farklı mal rejimi ortaya çıkacaktır. Karşı çıkılan bu durumun etkilerini kendince hafifletmek isteyen Yasa koyucu, yürürlük kanununa bir hüküm getirerek, kanunun yürürlüğü girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde geriye etkili olarak edinilmiş malları katılım rejimini kabul ettiklerine dair bir sözleşme yapma “imkanı” vermiştir. Ancak, hangi kadın kocasını notere götürerek “Kendi üzerine olan malları paylaşması için sözleşme yaptırabilir? Veya hangi koca bu sözleşmeyi yapmayı kabul eder? Sonuç olarak, bu düzenleme halen evli olan kadınlar aleyhine getirilmiş bir düzenlemedir. Medeni Kanunun diğer maddelerinde yapılan önemli değişikliklerden bazıları da şunlardır: Çocuklar üzerindeki velayet hakkının kullanılmasında anlaşamama durumunda babanın oyuna üstünlük tanıyan maddesi kaldırılmıştır. Ceza Hukuku Alanındaki Düzenlemeler Ceza hukuku alanında ise, kadınlar aleyhine olan bir çok düzenlemeler mevcuttur. Kadınlar ile ilgili olan suçlar kanunun “Adabı Umumiye ve Aile Aleyhine Cürümler” başlıklı babında düzenlenmiştir. Yani, bir kadına karşı bir ırza tecavüz, cinsel bir saldırı olursa bu, kişilere karşı değil de, toplumun adabına ve aileye karşı işlenmiş sayılmaktadır. Kadınlarla ilgili düzenlemelere örnek vermek gerekirse, şu şekilde sıralanabilinir; - Irza tecavüz suçunda suçun oluşması için, kadının aynı zamanda şiddete de maruz kalması, dayak yemesi gerekmektedir. Tecavüz edilenin hayır demesi yeterli değildir. - Tecavüz eden erkek, tecavüz ettiği kadınla evlenirse, onun hakkında mahkumiyet kararı verilmeyerek dava düşmektedir. - Zorla kadın kaçırmak veya alıkoymak suçunun mağduru evli bir kadınsa, ceza arttırılmaktadır. - Çocuk öldürmek veya yok etmek cürümleri, eğer, annenin, karının, kız kardeşin, evlatlık olan kızın namusunu kurtarmak için yapılmışsa, cezada indirim yapılmaktadır. - Gayrimeşru cinsel ilişkide bulunduğundan şüphe edilmesi hallerinde öldürme fiili gerçekleşirse, cezada indirim yapılmaktadır. Bu madde, namus cinayeti adı altında genç kızların, kadınların yaşam hakkının ihlalinin gerekçesi olmaktadır. Bu madde, genellikle kadınlar aleyhine kullanılmaktadır. Maddenin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapılmış ancak Mahkeme bunun Anayasa’ya aykırı olmadığına karar vermiştir. - Ceza Kanununda bu suçlar düzenlenirken, kadının o an yaşadıkları hiç dikkate alınmamış, erkeğin davranış biçimleri esas alınarak hazırlanmış düzenlemelerdir. “Eğer şöyle, şöyle yaparsan, bu en kötüsüdür, cezası ağırdır. Ama, şu davranışını belli bir noktada kesersen buna teşebbüs derim ve cezanda indirim yaparım. Ama, şu şekilde değil de böyle yaparsan bu tasaddidir, en düşük cezayı da alabilirsin” denmektedir. Oysa, kadınlarda meydana gelen travma aynıdır, korku aynıdır, güven kaybı aynıdır. Dolayısıyla, cezalandırma işleminde, toplumun adabının veya ailenin değil kadının bir birey olarak maruz kaldığı saldırının esas alınması gereklidir. |
|
|
|
|
![]() |
| Etiketler |
| olmak, kadin, turkiye8217de |
Şu an bu konuyu görüntüleyen üye sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) |
|
| Konu Araçları | |
| Mod Seç | |
|
|