Bilgi Kulübü kategorisinde ve Tarih forumunda, bulunan BÜtÜnÜyle Çanakkale konusunu görüntülemektesiniz. Savaşlar Öncesi Yirminci yüzyılın başlarında Avrupa sınırlarından taşıyordu. Ekonomik rekabet, sömürgecilik ve milliyetçilik akımları Avrupa’yı ikiye bölüyordu. Almanya-Fransa ve Rusya-Avusturya ...
|
|||||||
|
Kayıt | SSS | Üye Listesi | Takvim | Konuları Okundu İşaretle |
|
|
#1 (permalink) |
![]() Savaşlar Öncesi Yirminci yüzyılın başlarında Avrupa sınırlarından taşıyordu. Ekonomik rekabet, sömürgecilik ve milliyetçilik akımları Avrupa’yı ikiye bölüyordu. Almanya-Fransa ve Rusya-Avusturya arasındaki çekişmeler gerginliğe dönüşüyordu. 28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahdı Arşidük Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi bu gerginliğe son noktayı koydu. Avusturya’nın 28 Temmuz 1914’te Sırbistan’a seferberlik ilanının ardından 1. Dünya Savaşı başlamış oluyordu. Bir yandan Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya’dan oluşan üçlü İttifak Devletleri, bir yanda da İngiltere, Fransa ve Rusya’dan oluşan Üçlü İtilaf Devletleri sonunda Avrupa’yı ikiye bölmüşlerdi. Savaş ilanlarının ardından İtalya tarafsızlığını ilan ettiyse de bir yıl sonra İtilaf Devletleri’ne katıldı. Osmanlı İmparatorluğu tarihin gördüğü en geniş sınırlara sahip olmuş, her çeşit milleti ve inanışı içinde barındırmış ve yaklaşık 600 yıl süren saltanatını 20. Yüzyılın başında kaybediyordu. Dışta ve içte yaşadığı mücadeleler Osmanlı Devleti’ni çökertiyor, topraklarını ve gücünü dağıtıyordu. Son olarak Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile arka arkaya yenilgiler alan Osmanlı Devleti, Doğu Trakya dışında Avrupa’daki bütün topraklarını kaybetmiş, saygınlığını ve gücünü yitirmişti. Artık Osmanlı Devleti’nin ölümü bekleniyor ve diğer ülkeler tarafından paylaşım planları hazırlanıyordu. Rusya boğazları ele geçirip sıcak denizlere inmeyi hedeflerken, İngiltere Süveyş Kanalı ve Hint yolunun güvenliği için Filistin’i ele geçirmeyi tasarlıyor, Fransa; Lübnan, Suriye ve Kilikya’nın kontrolünü düşlüyor; Almanlar doğuya yayılma politikası güdüyor, İtalyanlar ise Antalya’ya sahip olmayı istiyorlardı. Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasının ardından Osmanlı Devleti önce İtilaf Devletleri ile birlikte olmaya niyetlendiyse de, Rusya’nın bu duruma soğuk bakması Osmanlı’yı Almanya’ya doğru yönlendirdi ve 2 Ağustos 1914’te yapılan gizli bir antlaşma ile Alman-Türk ittifakı kesinleşti. Bu tarihten sonra, güvenliği açısından seferberlik ve silahlı tarafsızlık ilan eden Osmanlı Devleti, 10 Ağustos 1914’te İngiliz donanmasından kaçan GOEBEN ve BRESLAU adlı Alman savaş gemilerinin boğazlardan geçmesine izin verir ve boğazları tüm yabancı gemilere kapatır. GOEBEN ve BRESLAU’ın boğazlardan geçmesi itilaf devletlerinin tepkisine yol açar. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, bu iki gemiyi, daha önce İngilizlere sipariş ettikleri ve hatta parasını ödedikleri halde alamadıkları iki gemi yerine satın aldıklarını açıklar. Böylece, Yavuz ve Midilli adı verilen bu iki savaş gemisi Osmanlı Donanması’na katılmış olur. 27 Eylül 1914’te Amiral Souchon komutasındaki Yavuz, tatbikat amacıyla çıktığı Karadeniz’de Ruslar’a ait Sivastapol ve Novorosisk limanlarını bombalayınca 1 Kasım 1914’te Ruslar Kafkasya’da sınırı geçerek fiilen savaş başlatmış ve Osmanlı Devleti de sıcak savaşın içine çekilmiş olur. Osmanlı Devleti’nin elinde bulunan boğazlar, konumları nedeniyle özellikle Avrupa için çok büyük bir önem taşıyorlardı. Tarih boyunca uğurlarında nice savaşlar verilen boğazlar stratejik, ekonomik ve kültürel açıdan paha biçilmez değerdeydiler. Bugün bile bakıldığında değerlerini korumaya devam ettikleri açıktır. İtilaf Devletleri’nin Boğazları açma nedenlerinin başında, elbette ki boğazların sahip olduğu bu stratejik önem yatıyordu. Rusya’ya yardım edebilmek hedefiyle yapılanan bu düşünce ; aynı zamanda Almanya’dan yeterli yardım alamayacağı ve fazla direnemeyeceği düşünülen Osmanlı’yı tek başına ve planlanmış bir barışa mahkum etmeyi planlıyordu. Ayrıca boğazları kazanmak demek, İstanbul’u ele geçirip Osmanlı ve tüm Avrupa üzerinde manevi bir yıkıma sebep olmak demekti. Tarafsız kalan pek çok ülke bu başarıya kayıtsız kalamayacak ve İtilaf Devletleri’ne katıldıklarını açıklayacaklardı. Boğazlardan geçilebilirse, kazanılacak olan başarı tüm Müslüman sömürgeleri sindirecek, güneyde sömürge devletlerini rahatsız eden hiçbir şey yaşanmayacaktı. Bu düşünceyle İngiltere 28 Ocak 1915’te Osmanlı’ya savaş kararı aldı ve bu karara Fransa da katıldı. DENİZ HAREKATI “ Denizlere hakim olan dünyaya hakim olur.” düşüncesiyle hareket eden İngilizler, boğazları ele geçirmek için donanmanın yeterli olacağına inanıyorlardı. Bahriye Nazırı Churchill’in planları Akdeniz filosu komutanı Amiral Carden tarafından da desteklenince, Lord Fisher’ın şüpheli gördüğü bu harekatın donanma ile yapılmasına karar verildi. Tarihinde hiçbir yenilgi almamış olan İngiliz donanmasının silah, teknoloji ve başarı açısından kendine güveni tamdı. Dünyanın yenilmez donanması, Fransa’nın da desteği ile dünyanın en büyük armadasını oluşturuyordu. Bu donanmaya karşı gelebilecek hiçbir güç düşünülemezdi. Hele ki yıpranmış, teknoloji açısından zayıf ve parçalanmak üzere olan Osmanlı, bu armada ile asla baş edemezdi. İtilaf Devletleri’nin deniz harekatı 19 Şubat 1915’te başladı. 13 Mart 1915’e kadar düşman gemileri tabyaları top ateşine tuttu, mayın tarama gemileri olabildiğince yol açtı. Boğazları zorla¤¤¤¤¤ geçebileceklerine inanan düşman kuvvetlerinin, kararlı ve dirençli bir karşılık almaları bu işin o kadar da kolay olmadığını gösteriyordu. Bir ay boyunca yapılan binlerce mermi atışının ardından çok da büyük bir gelişme elde edilememişti. 18 Mart’a kadar geçen bu dönemde boğazın girişinde bulunan Rumeli yakasındaki Seddülbahir ve Ertuğrul tabyaları ile, Anadolu yakasındaki Kumkale ve Orhaniye tabyaları tahrip edilmişti. Boğaza giriş kapıları aralanmış ama hala ilerde olacaklar belirsizdi. Ve 18 Mart 1915 sabahı geldiğinde kimse günün sonunda neyle karşılaşacağını bilmiyordu. 17 Mart 1915’te Amiral Carden’in yerine Amiral De Robeck’in atanmasıyla 18 Mart da gerçekleşecek plan uygulamaya konuluyordu. Plana göre; 18 Mart sabahı 3 deniz tümeninden oluşan düşman filosu boğazda belirdi. Filonun en güçlü gemilerinden oluşan 1. Tümen bizzat Amiral de Robeck tarafından kumanda ediliyordu. Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson muharebe gemileri ve Inflexible muharebe kruvazöründe oluşan 1. Tümen, saat 10:30’da boğazdan içeri girdi. Filonun önündeki muhripler savaş alanını tanıyorlardı. Planlanan noktaya ulaşıldığında Queen Elizabeth’in hedefi Rumeli Mecidiye Tabyası, Lord Nelson’un hedefi Namazgah Tabyası, İnflexible hedefi ise Rumeli Hamidiye Tabyası idi. “A Savaş Hattı” olarak adlandırılan bu plan 11.30’da uygulanmaya başlandı ve 11.30’da merkez tabyalarına ateş başladı. Bu arada düşman gemileri Kumkale’den gelen tedirgin edici ateş hattına da girmişlerdi. Obüslerden üstlerine ateş yağıyordu. Yine de mesafe uzak olduğundan Türk bataryaları savaş gemilerine karşılık veremiyordu. Saat 12.00 sularında Çimenlik, Rumeli Hamidiye ve Anadolu Hamidiye ateş almıştı. B Hattı diye adlandırılan Amiral Guepratte komutasındaki 3. Tümen Suffren, Bouvet, Goulois, Charlemagne adlı dört Fransız gemisiyle Triumph ve Prince George adlı iki İngiliz muharebe gemisinden oluşuyordu. Plana göre bu tümen 1. Tümenin arkasından hareket geçti ve B hattı önündeki yerini aldı. Yavaş yavaş yaklaşan gemiler bu cesurane ilerleyişlerinde Türk bataryalarından düşen mermi ateşi altında B hattına vardılar. Şiddetli yapılan karşılıklı çatışmalarda aradaki bataryalar sustuysa da merkez bataryalar ateşe devam ediyorlardı. 900 yarda kadar içeri sokulduklarından şiddetli ateş bu gemilerin üzerine yağıyordu. 3. Tümene ait olan iki İngiliz gemisi Triumph ve Prince George A hattının kıç omuzluklarında yerlerini almış Rumeli Mesudiye ve Yıldız Tabyalarını hedeflemişlerdi. Rumeli merkez bataryaları çok yoğun bir ateş altındaydı. Mermilerin çoğu tabyalar içine düşmüş, telefon hatlarını bozmuş, yangınlar çıkarmıştı. Rumeli Mecidiye tabyası topçuların şehit olması ile devre dışı kalmıştı. Planın ikinci aşamasında Türk bataryaları üzerinde yeteri kadar üstünlük sağlanabilirse Albay Hayes Sadler komutasındaki 2. Tümen devreye girecekti. Ocean, İrresistible, Albion, Vengeance, Swiftsun ve Majestic’ten oluşan 2. Tümen, 3. Tümenin yerini alacak ve B Hattından son olarak yakın muharebe yapılarak Tabyalar içinde olmayıp mayın hatlarını savunan toplar tahrip edilerek bombardımandan hemen sonra mayın tarama işlemlerine başlanacaktı. Fakat 3. Tümenin yerini alacak 2. Tümen gelmeden önce beklenmedik bir şey oldu. Saat 14:00’e doğru Suffren büyük bir hızla boğazı terk etmekte ve Bouvet’de onu izlemekteydi. A hattını geçmek üzereyken Fransız gemisi Bouvet’de bir iki patlama oldu ve Anadolu Hamidiye tabyasınca ateş altındayken 3 dakikada suların altına gömüldü. Derin bir şaşkınlık yaşanıyordu. Queen Elzabeth ve Agamemnon dışındaki bütün gemiler ateşi kestiler. Muhripler ve istimbotlar personeli kurtarmaya gittiklerinde 20 kişi kurtarılabilmiş, 603 kişi sulara gömülmüştü. Bu arada 12.30 sularında Goulois isabet almış ve ağır yaralarla boğazı terk ediyordu. 15.30 sularında mayına çarpan Inflexible’ın durumu kötüydü ama yoğun çabayla Bozcaada’ya ulaştı. 2. Tümen İngiliz gemileri, 3. Tümenin yerini aldığında bu manzara ile karşılaşmıştı. Saat 14.30’da ateşe başla¤¤¤¤¤ 10 yardaya kadar yaklaştılar. Namazgah tabyasını bombardıman ediyordu. Saat 15.00’te Rumeli Hamidiye daha sonra da Namazgah aldığı isabetle savaş dışına kalmıştı. Anadolu Hamidiye tabyası hasar görmemişti ve İrrisistible’a ateş ediyordu. Saat 15.14’de İrrisistible’ın yanında korkunç bir patlama duyuldu. Saat 16.15’te tabyalarda uzaklaşmak isterken bir mayına çarptı. Bu bölgede bir gece önce Nusret’in döktüğü mayınlar hiç hesapta yokken can alıyordu. Bölgenin mayınlı olduğunu anlayan Amiral de Robeck 2. Tümenin geri çekilmesi için emir verdi. 18.05’te geri çekilirken Ocean da mayına çarpmıştı. Güçlü top ateşine rağmen Ocean’ın personeli muhripler tarafından boşaltıldı. 18 Mart’ta yaşananlar şaşkınlık yaratmıştı. Lord Fisher gibi ordusuz bir donanmanın başarıya ulaşamayacağını söylayenler haklı çıkıyor, de Robeck ve Churchill gibi hala donanma ile boğazları zorlayıp İstanbul’a çıkılabileceği düşüncesi yeni hareket planları doğuruyordu. Harekatın Krokisi KARA HAREKATI Çanakkale Savaşları’nda Deniz Harekâtı’nın başarısızlığı umutları Kara Harekâtı’na çevirmişti.Daha 1 Mart’ta Yunanistan, Gelibolu yarımadasını işgal etmek, mümkün olduğu takdirde İstanbul üzerine yürümek üzere İngiltere’ye üç tümenlik bir kuvvet önermişti. İngiliz ve Fransızlara kalsa öneri kabul edilebilirdi. Ancak Rus Çarı, İngiliz Büyükelçisi’ne, hiçbir şart altında Yunan askerinin İstanbul’a girmesine izin vermeyeceğini bildirerek bu tasarıyı önledi. Londra’da ise, harekâtı Donanma yalnız mı yapsın, yoksa Kara Ordusu ile birlikte mi hareket etsin tartışması yapılmakta idi. Bir Kara Ordusuna ihtiyaç olduğunu savunanların arasında Lord Fisher geliyordu. Bununla beraber son karar, Savaş Bakanı (Harbiye Nazırı) Lord Kitchener’indi. O ise, ısrarla elinde birlik olmadığını söylüyordu, ama seçkin bir birlik olan ve İngiltere’de bulunan 29’ncu Tümen’e hiçbir görev verilmemişti. Nihayet Mart’ta Kitchener Çanakkalecilerin tarafına ka¤¤¤¤¤ 29’ncu Tümenin Ege’ye sevk edileceğini, Çanakkale’de bulunan Deniz Piyadelerine Gelibolu Yarımadası’nın temizlenmesinde yardım edeceğini açıkladı. Bu haber Fransa cephesinde buluna İngiliz Generallerinin öylesine büyük tepkisine yol açtı ki, Mareşal sözünü geri alarak 18 Şubat’ta bu birliğin yerine o sırada Mısır’da bulunan Avustralya ve Yeni Zelanda Tümenlerinin gideceğini bildirmek zorunda kaldı. Askeri durumu tetkik için Çanakkale’ye gönderilen General Sir William Birdwood, 5 Mart’ta Kitchener’a gönderdiği raporda, Donanmanın tek başına Bağaz’dan geçemeyeceğine inandığını, kuvvetli bir ordunun karadan donanmayı desteklemesi gerektiğini bildiriyordu. Bu rapor Kitchener’in bütün tereddütlerini giderdi. 10 Martda 29’ncu Tümenin Ege’ye gönderileceğini açıkladı. Ayrıca bir Tümen de kendilerinin göndermeleri için Fransızları ikna edeceğini ilave ediyordu. Böylece Mısır’daki Anzac Tümenleri ile birlikte 70 bin kişilik bir kolordu bu işe ayrılmış oluyordu. Birdwood’un raporuna rağmen, hala donanmanın tek başına Boğazı geçebileceğini düşünenler vardı. Bu karışıklık içinde Kara kuvveti hazır olana kadar Donanmanın harekatını geri bırakmasını, bu suretle Kara ve Deniz Kuvvetlerinin müşterek harekata başlamasının en iyisi olacağını hiç kimse aklına getiremiyordu. O sıralarda Londra’ya hakim olan bu kargaşalık ve belirsizliği, ne yapacağı belli olmayan Sefer Kuvveti’nin Komutanlığına yapılan atamadan anlamak mümkündür. Bu komutan, Kitchener’in Güney Afrika savaşlarından eski bir arkadaşı General Sir Ian Hamilton’du. Donanma asıl saldırısını yapana kadar, Hamilton’un birlikleri işe karışmayacaktı. Eğer deneme başarıya ulaşmazsa Hamilton Gelibolu yarımadasına çıkarma yapacak, başarıya ulaşırsa yarımadaya zayıf bir kuvvet bırakıp doğrudan doğruya İstanbul üzerine yürüyecekti. Oradan İstanbul Boğazına çıkarılmış bir Rus Birliği ile birleşmesi umuluyordu. Türk tarafı ise, 18 Mart’ta kazandığı zaferden dolayı kendisine olan güvenini tazelemiş, Çanakkale’nin Boğazlar’dan geçilemeyeceğini tüm dünyaya göstermişti. Bu zaferin ardından, Müttefiklerin kaçınılmaz kara harekâtına karşı Türk tarafı da son sürat hazırlıklara başlamıştı. Çanakkale ‘de 5. Ordu oluşturulmuş başına da Mareşal Liman von Sanders getirilmişti. Kıyılara dikenli tellerle çevriliyor, birlikler önemli yerlere yerleştiriliyor, müttefiklerin her hareketi gözleniyordu. Müttefik çıkarmasını bekleyen bir başka kişi ise 19. İhtiyat Tümeni’nin başında bulunan yarbay Mustafa Kemaldi. 25 Nisan 1915 Müttefik Devletler Donanması’nın 18 Mart 1915’de Çanakkale Boğazı’na karşı giriştiği birleşik deniz harekatının başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, General Hamilton Lord Kitchener’e, donanmanın desteğinde yapılacak ortak bir kara harekatı olmadan, güçlü Türk savunmasının kırılıp, Boğaz’ın donanmayla geçilmesinin olanaksız olduğunu bildirir. Gerçi Kitchener ve Özellikle Churchill, işin başından beri yalnız denizden zorlanarak ve donanmayla bu girişimin başarıyla yapılabileceğini savunuyorlardı. Ancak, 18 mart Deniz Harekatının olumsuz sonuçlarını değerlendirdikten sonra, Hamilton’un görüşlerini benimserler. General Hamilton 25 Nisan 1915 günü, iki İngiliz ve bir Fransız tümeni ile, bir Hint tugayını Seddülbahir bölgesine, iki tümenden oluşan Anzak Kolordusu’nu da, ikinci derecede tuttuğu Karatepe bölgesine çıkarmayı planlamıştır. Bu planın nasıl uygulanacağı yukarıda özetlenmiştir. Aynı tarihte, Gelibolu’daki Türk kuvvetleri ise, 3 üncü ve 16 ıncı Kolorduların yanısıra 6 tümen, süvari tugayı ve bağımsız taburlardan oluşuyordu. Daha sonra, savaşın gelişme süreci içinde yapılan gerekli kıta kaydırmalarıyla, toplam tümen sayısı 16 ya çıkartılacaktır. 25 Nisan çıkarmasından yaklaşık bir ay önce, Gelibolu’da bulunan 5. Kolordu komutanlığına atanan Mareşal Liman von Sanders’in düşüncesine göre, müttefikler çıkarmayı Saros Körfezi’ne yapacaklardır. Bu nedenle de kendisi, birliklerin çoğunu Saros Körfezi ile Anafartalar bölgesinde; bir tümeni Seddülbahir bölgesinde ve iki tümenli 15nci Kolorduyu da, anadolu yakasında tutmayı uygun bulmuştur. Ayrıca savunma amacıyla kıyının belli noktalarında gözetleme ve koruma birlikleri bulundurulacak, asıl kuvvetler ise geride yedekte tutulacaktı. Aslında Liman von Sanders’in bu savunma planına Türk komutanlar karşıydılar. Onlara göre, düşman en zayıf ve kritik anları olan çıkarma sırasında kıyıda karşılanırsa, ilerlemesi önlenebilecekti. Mareşalin gelmesinden önce hazırlanan türk savunma tedbirleri de böyleydi. Ancak, uygulamaya konulan, ordu komutanı Liman von Sanders’in planıdır. Daha sonra çıkarma başlayınca, komutanların aldıkları ek önlem ve hazırlıklar sayesindedir ki , çıkarılan ilk düşman birlikleri kıyıda karşılanacak ve fazla ilerlemeye fırsat bulamadan, 3-4 kilometrelik bir ilerlemeden sonra savaş bitene kadar, bulundukları yerde çakılıp kalacaklardır. Düşman Kuvvetlerinin Çıkartma Planı Krokisi: Arıburnu Çarpışmaları Daha önce yabancı kaynaklardan ve Anzakların anılarından yapılan aktarmalarla nasıl başlandığı ve ilk günleri açıklanan Arıburnu’ndaki Anzak Kolordusunun Nisan’da yaptığı çıkarmanın temel amacı önce, Kabatepe ile KüçükArıburnu arasındaki kumsallık bölgeye çıkmaktı. İlk aşamada Conkbayırı- Kocaçimentepe çizgisi denetim altına alınıp, oradan Maltepe bölgesi ele geçirilecek, böylece, Kuzeyde’ki Türk kuvvetlerinin Güneyde, Seddülbahir bölgesindeki Türk birliklerine yardımı engellenmiş olacaktı. 25 Nisan sabahı savaş gemilerinin, Türk mevzilerini sürekli vuran koruyucu ateş altında, Anzak Kolordusu’nun 1. Tugayından 1500 kişilik ilk hücum dalgası, çıkarma botlarının bir şekilde kuzeye kayması sonucu, saat 05.00’te, Kabatepe bölgesi yerine Arıburnu kesimine çıkmak zorunda kalır. Bu noktada kıyı gözetlemesi yapan bir Türk takımının direnişine karşın, karaya çıkan Anzak birlikleri belirli bir noktaya kadar ilerler. Diğer taraftan, Bigalı’da bulunan ordu yedeği 19. Tümen, 24-25 Nisan gecesi Conkbayırı yönünde tatbikat yapmakta idi. Gün ağarırken, Arıburnu yönünden top seslerinin gelmesi üzerine, 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, bir çıkarma yapıldığını anlayıp durumu Ordu Komutanına bildirir, ancak bir yanıt alamaz. Durum çok kritiktir. Mustafa Kemal, kıyıda çok zayıf gözetleme ve koruma birlikleri olduğunu düşünerek ve geniş bir sahile yayılmış olan 27. Alayın da, ağır kayıplar verdiği haberini alınca, düşmanın Conkbayırı-Kocaçimentepe çizgisi ve uzantısını ele geçirmesi durumunda, onarılamayacak durumlarla karşılaşacağını kavrar. Ordudan emir gelmemiş olmasına karşın girişimi ele alıp tüm sorumluluğu yüklenerek, 57.Alayı bir batarya ile Kocaçimentepe yönünde harekete geçirir. Kendisi de durumu izlemek üzere Conkbayırı’na çıktığında,, Arıburnu kesiminden bazı askerlerin çekilmekte olduklarını ve düşman birliklerinin de bunları izlediklerini görür. O anı Mustafa Kemal, Ruşen Eşref Ünaydın ile yaptığı görüşme sırasında şöyle anlatmaktadır. “...Bu esnada Conkbayırının güneyindeki 261 rakımlı tepeden sahilin gözetleme ve korunmasıyla görevli olarak orada bulunan bir müfreze askerin Conkbayırına doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm... Bu askerlerin önüne kendim çıkarak: -Niçin kaçıyorsunuz ? dedim. -Efendim düşman dediler! -Nerede? -İşte! diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler. Gerçekten de düşmanın bir avcı kuvveti 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve tam bir serbestlik içinde ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün. Ben kuvvetleri (geride) bırakmışım, askerler on dakika istirahat etsin diye...Düşman da bu tepeye gelmiş...Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman benim yere gelse kuvvetlerim çok kötü bir duruma düşecekti. O zaman artık bilemiyorum, bilinçli bir düşünme ile midir, yoksa önsezi ile midir, bilmiyorum. Kaçan askerlere: - Düşmandan kaçılmaz, dedim. - Cephanemiz kalmadı, dediler. - Cephaneniz yoksa süngünüz var,dedim. Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırına doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile dağ bataryasının yetişebilen askerlerinin ‘ marş marşla’ benim bulunduğum yere gelmeleri için, yanımdaki emir subayını geriye yolladım. Bu askerler süngü takıp yere yatınca, düşman askerleri de yere yattı. Kazandığımız an, bu andır...” Gerçekten de, çekilen Türk askerleri mevzi alınca, karşı taraf ta mevzi alıp duraklar. Böylece, 57. Alay Öncü Bölüğü'nün Conkbayırı’na yerleşmesi için gereken süre kazanılmış olur. İşte bu an, Çanakkale Savaşları Kara Harekatı’nın kaderini belirleyen önemli anlardan birisidir. Böylesine önemli anda kilit rolü oynayan kişi ise, tartışmasız Mustafa Kemal’dir. Bu husus, Çanakkale Savaşları tarihiyle uğralan Türk ve yabancı bütün uzmanlar tarafından doğrulanıp vurgulanmaktadır. Daha sonra, Kolordu Komutanı Esat Paşa'nın izniyle, 27. Alay’dan geri kalan birlikleri de emrine alan Tümen Komutanı Mustafa Kemal, karşı saldırıya geçmek üzere 57.Alay'a şu emri verir : “ Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir.” 25 Nisan 1915 günü, vakit ikindiye yaklaşırken, ilk çıkarma kademesi olan tümenin sahile çıkışı da tamamlanmıştır. Ne var ki, 27. Alayın birlikleri ve 57. Alayın yaptığı karşı saldırı ile süngü hücumları sonucu Anzaklar çok sayıda kayıp vermiş ve sahile çekilmişler, kritik ve endişeli anlar yaşamaktadırlar. Gene de gün batarken, Anzak Kolordusu’nun sahile çıkan Tümeni, Arıburnu’nun sarp yamaç ve tepelerinde yerleşme olanağı bulur. Bu tarihten başla¤¤¤¤¤ harekat, 1915’in Ağustos ayına kadar dört ay boyunca, Conkbayırı- Kocaçimentepe-kabatepe bölgelerinde, tarafların karşılıklı saldırı ve özellikle gece yapılan süngü hücumlarıyla, yakın boğuşmalar şeklinde ve çok kanlı çarpışmalarla geçecektir. Bu çarpışmalar sırasında Türkler de, Anzaklar da ağır kayıplar vermişlerdir. Ağustos ile birlikte ise savaş şiddetli çarpışmalara dönüşür. Tıpkı Seddülbahir’de olduğu gibi, Anzak ordusu da taarruz hedeflerine varamamış, çıktıkları yerlerde 3-4 km.lik bir mesafe ilerleyip, boşaltmaya kadar da o noktada kalmışlardır Seddülbahir Çarpışmaları 25 Nisan günü, Müttefik Kuvvetleri Donanmanın koruyucu bombardımanı altında, beş ayrı yerden Gelibolu Yarımadası’na çıkmaya başladılar. İngiliz ve Hint birliklerinin çıkarıldığı ilk hedef , güneyde Alçıtepe’yi ele geçirip Kilitbahir platosuna ilerlemek, oradaki merkez tabyalarını susturduktan sonra Boğaz’ın giriş bölgesini ele geçirmekti. Burada Müttefik donanmasına bağlı savaş gemilerinin yaptığı bombardımanın şiddetine bir örnek vermek gerekirse; sadece Ertuğrul Koyu sırtlarındaki 26. Alayın 10.Bölüğünün savunma mevzilerine 4650 mermi atılmıştı. Buna rağmen Türk bataryaları ve kuvvetleri imha olunamadığından İngiliz Birlikleri ağır kayıplar vermekte ve bu durum, Müttefik kuvvetler arasında büyük bir şaşkınlık yaratmaktaydı. Bu günlerde, gerçek bir kahramanlık destanı yaratan Yahya Çavuş’un takımı, işte bu 10. Bölüğün takımıdır. Temmuz 1915 sonuna kadar, çok kanlı geçen, göğüs göğüse süngü hücumları ve karşı hücumlarla süren Kirte-Kerevizdere- Zığındere Muharebeleri, özellikle Türk birliklerinin, Müttefik Donanması’nın ateşinden korunmak amacıyla, gece yaptıkları süngü hücumlar şeklinde olmuştur. Sekiz gün, geceli gündüzlü süngü hücumlarıyla geçen Zığındere muharebesi, iki taraf için de kayıpların en fazla olanı ve en kanlı geçenidir. Bu bölgedeki harekat ağustos ayıyla birlikte mevzi muharebesine dönüşür. Böylece işgal kuvvetleri, 3-4 kilometrelik bir arazide çakılıp kalmış, Alçıtepe ve Kirte ele geçirilememiş, durum boşaltmaya kadar değişmeden böylece devam etmiştir. Çıkartmadan Bir Görüntü: Kumkale Çarpışmaları 25 Nisan 1915 günü saat 04.30’da Fransız filosu Kumkale önlerinde savaş düzeni almıştı. Kumkale ve Kumkale-Orhaniye arasını hedef alan şiddetli donanma ateşinin ardından Fransız birlikleri karaya çıktılar. Kumkale’deki Türk takımı Fransız bombardımanlarına ve karaya çıkan iki Fransız bölüğüne karşı kahramanca dayandıysa da, sürekli takviye edilerek tabur seviyesine çıkan Fransızlar karşısında kaleyi bırakarak Kumkale köyüne çekilmek zorunda kaldı. Sadece yarım takımlık 6. Bölük’ün ihtiyatıyla takviye edilebilen takım, Kumkale sokaklarında Fransızlarla kısa süren sokak muharebelerine girdi. 6. Bölük komutanı, birliklerini Kumkale mezarlığına çekti. Takım komutanlarından birinin şehir düşmesine, diğerinin de yaralanmasına ve cephane sıkıntısına rağmen, bölük inatla savunmasını sürdürdü ve Fransız kuvvetlerinin kanadını Kumkale’de bastırıp, bütün cephesini hareketten alıkoydu. Türk birlikleri Kumkale’yi geri almak için taarruza geçince Kumkale sokaklarında göğüs göğüse yakın muharebe başladı. Fransızlar da direnişlerini sertleştirmişlerdi. Türk hücumlarının en şiddetli bir anında Fransızlar beyaz bayrak çektiler. Üst rütbeli Fransız subayı da kendi rütbesine denk bir Türk subayına teslim olmak istedi, fakat dil farkı yüzünden anlaşılamadı. Teslim alma olayı uzayınca Fransızlar tekrar toplanarak mevzilerine döndüler ve yer yer ateş muharebeleri başladı. Fransız filosu da kendi birlilerine zayiat verdirme pahasına, Fransız ve Türk birliklerinin birbirine girdiği Kumkale’ye şiddetli ateşlere başladı. Türk birlikleri Mezarlık-Kumkale-Orhaniye hattına çekilmek zorunda kaldılar. Fransızlar da Kumkale’de kıyı başı tutmuşlar ama ilerleyememişlerdi. Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yapan İngiliz kuvvetlerinin takviye edilmesi amacıyla, Seferi Kuvvetler Başkomutan’ı General Hamilton’un emriyle, Fransız kuvvetleri 26/27 Nisan 1915 gecesi başarılı bir çekilme harekatıyla geri alındılar Anafartalar Zaferi 25 Ağustos 1915’ten Ağustos sonuna kadar, Müttefikler hem Seddülbahir hemde Arıburnu’nda başarılı olamayınca, Çanakkale Boğazı’nı, geriden sarkarak ele geçirmek amacıyla harekete geçerler. Bu arada General Hamilton, Türk Ordusu’nun gerilerine sarkmak ve çember içine alıp yok etmek için, Büyük ve Küçük Kemikli Burunları arasında yeralan Suvla sahillerine çıkıp, Anafartalar’da üçüncü bir cephe açmaya karar verir. Hedef, Conkbayırı ve Koçaçimentepe blokunu ele geçirerek buradan ilerleyip, çanakkale Boğazı’na inerek hakim olmaktır. Bu amaçla da, 9.İngiliz Kolordusu'nu ,6-7 Ağustos gecesi karanlıktan yararlanarak bölgeye çıkartır. Amaç, sabah gün ağarmadan von Sanders, Saros Grup Komutanına 7. ve 12. Tümenlerle süratle Anafartalar kesimine gitmesini ve karaya çıkan İngiliz birliklerine 8 Ağustos sabahı erkenden taarruz edilmesi emrini verir. Anafartalar Müfrezesi komutanı Yarbay Vilmer’e de, Saros’dan iki tümenin gelişine kadar, İngilizlerin ilerleyişine engel olunmasını emreder. Liman von Sanders, bundan sonra, Kurmay Albay Mustafa Kemal’i, 8 Ağustos 1915 günü saat 21.45’de, Anafartalar Grup Komutanlığına atar. Anafartalar Grup Komutanı Kurbay Albay Mustafa Kemal, 9 Ağustos sabahı ,12. tümenle 9. İngiliz Kolordusuna. 7.Tümenle de Anzak Kolordusu ile işbirliği yapmasına engel olmak amacıyla, damakçılık Bayırı yönünde saldırıya geçer. Her iki tümenin saldırıları da başarılı olur. İngiliz Birlikleri, beklemedikleri bu karşı Türk taarruzu ile şaşkına dönmüş, ağır kayıplar verirler. Birinci Anafartalar Muharebeleri olarak adlandırılan bu harekat sonunda, durum değerlendirmesi yapan Mustafa Kemal şöyle demiştir: “...Gerçekte, düşmanın bir kolordusunu zayıf bir tümenimle Kireçtepe-Azmak arasında yenmiş, Tuzla Gölüne kadar takip ederek orada tesbit etmiştim.” Anafartalar Grup Komutanı M. Kemal muharebe arkadaşlarıyla (1915). Diğer taraftan yeni çıkan birliklerle güçlendirilen 9. İngiliz Kolordusu, Anafartalar yönünde iki kanat harekatı daha denediyse de başarılı olamamıştır. Ancak, Türkler açısından bu bölgede durum, savunulması güç bir konum olduğu için tehlikeli sayılırdı. Tehlikeli durumu düzeltmek için Liman von Sanders, Kuzey Grubundaki 8 Tümeni iki alayla takviye ederek , Anafartalar grup Komutanı Mustafa Kemal’in emrine verir. Tümen karargahına 9-10 Ağustos gecesi gelen Grup Komutanı Mustafa Kemal, takviyeli 8. Tümeni 10 Ağustos sabahı karanlıkta, sadece süngü kullanarak hücuma geçirir. İngilizlere çok ağır kayıplar verdirilerek harekat başarılı olur. Daha sonra, savunma yapılabilecek ek arazinin ele geçirilmesi üzerine, ulaşılan bu ileri çizgide de destek ve güçlendirmeler yapılarak savunmaya geçilir. Böylece, diğer bölgelerde olduğu gibi Anafartalar Bölgesinde de savaş, boşaltmaya kadar , siper ve mevzi savaşına dönüşmüş olur. Diğer bir deyişle, General Hamilton’un İkinci Planı da başarısız olmuş, hedefine ulaşmamıştır. Çanakkale Savaşları kara harekatıyla ilgili olarak belirtilmesi gereken önemli bir diğer nokta da şudur: tüm bu çarpışmalar ve karşılıklı saldırılar sırasında, Türkler mertçe, dürüstçe ve kahramanca çarpışmış, insancıl meziyetlerini ve güçlü kişiliklerini sergilemişlerdir. İster Seddülbahir’de, ister Suvla’da ya da, Anafartalar’da olsun durum aynıdır. rneğin Kızılhaç çadırları ve hastane gemileri, yaralı taşıyan botlar, ya da sedyeleri hedef alan atışlar yapılmamıştır. Kur. Alb. Mustafa Kemal Çanakkale'de Siperde (1915) Tepeler Türklerin elinde olmasına ve olumlu doğa koşullarına karşın, düşmanın sürekli olarak çekindiği zehirli gaz kullanılmamış, su kaynakları zehirlenmemiş, bu yöntemler hiçbir zaman mert ve dürüstçe bir tutum sayılmamıştır. Savaş alanında ele geçen esirlere ve yaralı düşman askerlerine yapılan insancıl muameleler öyle görünüyor ki, Anzakları ilkin gerçekten şaşırtmıştır. Çünkü, daha önce kendilerine anlatılan , ya da Mısır’da karşılaşıp hakkında belirli ön yargılar ve imajlar geliştirdikleri Türk askeri Abdul, Gelibolu Yarımadası’nda çok farklı bir tutum sergilemektedir. Düşman Kuvvetlerinin Çekilmesi Anafartalar’da yaşanan zaferin ardından, Müttefik Kuvvetlerinin hem moralleri bozulmuş, hem de Çanakkale’nin geçilebileceği umutları yok olmaya başlamıştı. Ian Hamilton’un bütün ısrarlarına rağmen cepheye artık tek bir asker bile gönderilmediği gibi, Çanakkale’den iki tümen alınmış ve batı cephesine gönderilmişti. Kısacası Ağustos’tan sonra çekilme planları yapılmaya başlanmıştı. Harbiye Nazırı Lord Kitchener, son defa bölgeyi ziyaret etmiş, artık Çanakkale bölgesindeki Türk savunmasını sökmenin ve buradan boğaz harekatını bir neticeye vardırmanın, hele hele İstanbul sevdasına kapılmanın imkanı kalmadığını anla¤¤¤¤¤, Ocak 1916’da Çanakkale’deki kuvvetlerin, Selanik çıkarmasında kullanılmak üzere gönderilmesinin kararını komiteye sunmuştur. Müttefik askerleri 8 Aralık’tan 20 Aralık’a kadar Anafartalar ve Arıburnu bölgelerini, 28 Aralık’tan, 9 Ocak 1916’ya kadar da Seddülbahir bölgesini tahliye etiler. Boşaltma işlemi gerçekten çok iyi planlanmıştı. Askerler her türlü tedbiri almış, geride ayarlı ve sonradan patlayacak olan tüfekler, takip edilmelerine karşı mayınlar bırakmışlar, sessizlik için ayaklarına çuvallar bağlamış ve hatta son güne kadar ileri mevzilerden çekilmeyerek, savaşmışlardır. Türklerin bu çekilmeden haberi yok muydu? Bu soru Türk tarafı için en çok sorulan sorulardan biridir. Müttefik kuvvetlerinin çekilmedeki başarısı yadsınamaz; çekilme iyi planlanmış, hava koşulları beklendiği gibi gitmiştir. Türk kuvvetleri ise, Müttefik kuvvetlerine göre hep yüksek noktalarda mevzilenmişler ve bu nedenle de düşman askerlerine geçit vermemişlerdi. Türk resmi kaynaklarına göre Yarımada'nın Müttefik askerleri tarafından boşaltılmasından, Türk tarafının haberi kesinlikle olmamıştır. Türk askerleri çekilmeden haberdar olsalar dahi, büyük bir taarruza kalkışmamışlardır. Çekilen tarafa çok büyük zayiat verdirmek mümkünken, saldırmamayı tercih etmişlerdir. Çünkü artık feda edilecek tek bir Türk askeri bile yoktu. Dört bir yanda savaş içinde olan Osmanlı Devleti’nin eli silah tutan herkese ihtiyacı vardı. Sonuç olarak; 9 Ocak 1916’da Gelibolu Yarımadası’nda tek bir Müttefik askeri bile kalmamış, Çanakkale’nin geçilememesi ile Birinci Dünya Savaşı’nın çizgisi, savaşa katılan bir çok ülkenin de kaderi değişmiştir ÇANAKKALE ZAFERİNİN ÖNEMİ VE SONUÇLARI Çanakkale Cephesi’nin deniz harekatı (Boğaz’ın zorlanması), kuşkusuz sıradan bir askeri harekat, ya da muharebe olayı değildir. Boğazlar, konumu ve tarihi önemi itibariyle, İstanbul Karadeniz kapısı, Çanakkale de Ege Denizi kapısı olarak, geçmişte taşıdıkları ve çağımızda taşımakta oldukları stratejik önem ve değer açısından daima birlikte mütalaa edilmiş ve edilmektedir. Her iki boğaz, klasik ve dar çerçevede sadece Akdeniz’i Karadeniz’e, Avrupa’yı Asya’ya bağlayan su geçitleri ya da köprüler değil, Akdeniz’in öteki önemli su geçitlerinden Cebelitarık ve Süveyş kanalı ile de bütünleşerek, dünyanın büyük denizlerini (Atlas ve Hint okyanusu gibi) ve büyük kıta kara parçalarını birbirine bağlayan, daha geniş anlamdaki jeopolitik konumuyla, dünya siyaset ve iktisadiyatı üzerine olan etkilerini bu gün de korumaktadır. Bu nedenlerledir ki, Türk Boğazları, uluslararası ilişkilere yön vermede daima odak noktası olmuşlardır. Gerçekten tarihin eski dönemlerinden beri ön planda, Avrupa ve Asya ülkeleri arasında başlamış olan ekonomik, ticari ve siyasi ilişkilerle, askeri hareketler, sürekli olarak Boğazlar bölgesinde cereyan etmiştir. Başka bir deyişle Boğazlar, dünyanın diğer parçalarında pek görülmemiş ardı arkası kesilmeyen mücadelelere sahne olmuştur. Boğazların tarihin akışı içindeki stratejik durumu ve jeopolitik konumuyla ilgili yukarıdaki kısa açıklamaların ışığı altında, Çanakkale Muharebelerinin sonuçları üzerindeki değerlendirmeler, kuşkusuz daha bir önem ve anlam taşıyacaktır. Böylesine bir değerlendirmenin daha gerçekçi ve sağlıklı olabilmesi ise, büyük devletlerin Türk Boğazları üzerindeki ulusal emellerine kısaca da olsa, bir göz atılmasını gerektirir. Birinci Dünya Harbi öncesinin başlıca büyük devletlerinden Almanya’nın, “Drang Nach Osten (doğuya doğru) politikası”, Rusya’nın ılık denizlere ulaşma emelleri; İngiltere’nin, “denizlere egemen olan dünyaya hakim olur” teorisine dayanarak, özellikle XIX. yüzyıldan bu yana güttüğü Rusya’nın Akdeniz’e çıkmasını engelleme siyaseti, hep Türk boğazlarında düğümlenmektedir. Boğazların bu tartışma ¤¤¤ürmez önemi konusunda Napolyon “İstanbul bir anahtardır. Istanbul’a egemen olan dünyaya hükmedecektir. Eğer Rusya, Çanakkale Boğazı’nı ele geçirecek olursa, Tulon, Napoli ve Korfu kapılarına dayanmış olacaktır” [431) demekle, Fransa’nın Boğazlar üzerindeki duyarlılığını açık seçik ortaya koymuş olmaktadır. Rusya’nın görüşüyse, Genelkurmay Başkanı Kropatki’nin bir raporunda; XX. yüzyılda Rusya’nın en önemli işinin, Istanbul Boğazı’nı ele geçirmek olduğuna işaretle, Osmanlı Devleti’ni, Boğazı Rusya’ya bırakmaya hazırlamalı ve Almanya ile anlaşma yapmalıdır” şeklinde ifadesini bulmaktadır. Büyük devletlerin Boğazlar üzerindeki kısaca açıklanan bu emelleri, onları kendi aralarında da gizli birtakım mücadelelere yöneltmiştir. Nitekim, Rus Dışişleri Bakanı Sazanof, Çar tarafından da onaylanan bir raporunda; “Boğazların güçlü bir devletin eline geçmesi, tüm Güney Rusya’nın ekonomik hayatının, o devletin egemenliği altına girmesidir” demekte ve bu durumun önlenmesi için, Istanbul’un alınmasını önermektedir. Öte yandan Kasım 1911’de Rusya’nın, Osmanlı Hükümeti’ne Boğazlar üzerindeki istekleriyle ilgili bir notasından haberdar edilen Ingiltere ve Fransa, Rus isteklerini reddetmişlerdir. Keza Rusya’nın bu ve buna benzer çeşitli tarihlerdeki yinelenen daha birçok istek ve baskılarının birbirini izlemesi, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda Merkez Devletleri safına kaymasında büyük bir etken olmuştu. Işte Boğazlar üzerindeki bu gizli çıkar çatışmalarıdır ki, Ingiliz ve Fransızlar’ı Istanbul’u almaya ve Ruslar’dan önce Karadeniz Boğazı’na el atmaya yöneltmiş ve Çanakkale Cephesi’nin açılmasında başlıca etken olmuştur.Ruslara silah ve malzeme yardımı sorunuysa, savaşın sadece görünüşteki nedenini oluşturmuştur. Böylece büyük devletlerin Türk Boğazları üzerindeki tarihi emellerini ortaya koyarken, bu devletlerden Ingiltere’nin bu cephenin açılmasında birinci derecede aktif rol aldığını da belirtmek doğru olur.Nitekim Ingiliz Donanma Bakanı Churchill, cephenin açılmasında büyük çaba göstermiş ve etkili olmuştur.Gerçekten o, bu cephenin açılmasının baş mimari olmuş, Türklerin askeri gücünü ciddiye almamış, olayı basit ve sadece “sınırlı bir cezalandırma hareketi” olarak görmüştü. En güçlü ve modern silahlarla donatılmış zırhlılarının Boğaz’da görünüvermesiyle, Türklerin direnmekten vazgeçeceğini sanmıştı. Kuşkusuz bu büyük bir yanılgıydı. Ingilizler, Çanakkale’deki Türk savunmasını ve askerini sadece matematiksel ölçülere vurup, onun yüksek manevi gücünü görmezlikten gelerek, büyük bir hesap hatasına düştüler ve sonunda, önce denizde, sonra da karada hiç de beklemedikleri amansız cevabı aldılar.Böylece onlar, zaferi Boğaz’da, Türk top ve mayınlarına, karada Türk süngüsüne bırakarak çekilip gittiler. Anlaşma Devletleri’nin Çanakkale serüveni bu suretle noktalandıktan sonra, yukarıdaki açıklamaların ışığı altında, Türkiye ve uluslararası politika ve diplomasi tarihi açısından ortaya koyduğu önemli sonuçları da şöylece özetlemek mümkün olur. ASKERİ SONUÇLAR Genellikle 18 Mart 1915’te geçen Boğaz Muharebesi’nde kazanılan zaferle, Birleşik Filo (İngiliz-Fransız donanmaları) nun Marmara’ya girerek, İmparatorluğun başkenti İstanbul’u bir ay içinde ele geçirme planları suya düşürülmüş, böylece hükümet çevrelerinde beliren ve halka yansıyan İstanbul’u kaybetme korkusu ortadan kalkmıştır. Boğaz’da elde edilen bu ilk zafer, çok geçmeden Gelibolu Yarımadası’na yöneltilen çıkarmalarla başlatılarak, dünyanın en güçlü zırhlılarınca sürdürülen cehennemi bombardımanlar altında Türk askeri, yılmadan aylarca süren mevzi muharebelerinde yüksek bir moral ve doruğa ulaşan bir mücadele azmi örneği vermiş ve sonunda düşmanlarını yarımadayı terk etmek zorunda bırakmıştır. Böylece karada kazanılmış bulunan bu ikinci ve nihai zaferle de, Türk ordusunun Balkan Savaşı’nda zedelenen ve hatta yok olmaya yüz tutan prestiji kurtarılmıştır. Deniz ve kara. harekatıyla bir bütün olarak gerçekleştirilip tüm anlamı ve çarpıcılığıyla Türk Harp Tarihi’nde yerini alan Çanakkale Muharebeleri, Mustafa Kemal (Atatürk) gibi bir dahiyi yaratmış, Birinci Dünya Harbi’nin bitiminden hemen sonra başlayacak Milli Mücadele’nin bu eşsiz liderini Türk ulusuna kazandırmıştır. Çanakkale Zaferi, Anlaşma Devletleri’nin Osmanlı Devleti’ni ilk ağızda savaş dışı bırakarak, Almanya’nın güneydoğudan kuşatılmasını amaçlayan stratejisini boşa çıkarmış, böylece savaşın en az iki yıl daha uzamasına neden olmuştur. Çanakkale Boğazı’nın kapatılıp Rusya’ya geçit verilmemesi, onu müttefliklerinin silah ve malzeme yardımından yoksun etmekle kalmamış, yarım milyonu aşkın İngiliz ve Fransız askerini üzerine çekmekle bu kuvveti, Alman cephesinden uzak tutmuş ve Almanya’nın Doğu Cephesi’ndeki Harekatnı kolaylaştırmıştır. Çanakkale Muharebelerinin diğer bir anlam ve önemi de, çöküntü donemini yaşamakta olan İmparatorluğun, dünya kamu oyunda yarattığı kötü imajın sonucu olarak, Türkün iyice tükendiği sanılan gücünün henüz tükenmemiş, koşullar nedenli ağır olursa olsun iyi sevk ve idare edilirse, tüm zorlukları yenebilecek güç ve inanca sahip olduğunu bu muharebelerde kanıtlamış olmasıdır.Bir başka deyişle düşman devletler, her nedense Osmanlı Devleti’ nın çöküşü olayıyla, onun asıl unsurunu oluşturan Türk ulusunun ceddinden miras olan savaş azim ve ruhuyla ,inanç gücünün birbirinden farklı şeyler olduğunu, bu muharebelerde çok daha iyi anlayabilmişlerdir. Çanakkale Muharebeleri, Türk askerinin, dünyanın en güçlü zırhlıları ve en modern harp silah, araç gereç ve bol cephanesiyle donatılmış deniz ve kara ordularına karşı sergilediği başka ulusların askerleriyle kıyas ¤¤¤ürmez direnç ,azim ve ruhu, Türk İstiklal Savaşımızın Kuvayı Milliye ruhuyla eş değer bir anlam taşıması açısından da ayrıca tarihsel bir değere sahiptir. Gerçekten Boğaz Muharebesi’nde Birleşik Filo’nun kendisi için tehlikeler yaratan yalnız Dardanos Bataryası’nın yok edilmesi için kullandığı 400’ü aşan topçu mermisine karşın, sadece iki subayımızın şehit oluşu dışında, bataryaya ağır bir hasar verdirilememiştir. Halbuki Boğaz’daki obüs bataryalarımızın tek bir yaylım ateşi sırasında, Irresistable gemisinde 138 personelin yaşamını yitirdiği, İngiliz tebliğlerinde açıkça belirtilmiştir. Çanakkale’de Türk askerleri, bol cephaneye dayanan, yoğun donanma ateşleri altında Türk’e özgü, sabır ve serin kanlılıkla görevinin başında kaya gibi dimdik ayakta kalmasını bilmiştir .Öte yandan bu dev armadalar, ateş etmesinden bile kuşkuya düşülen eski birtakım demode toplarla alay edercesine savaşıyor karadaki Türk topçusu, ona sadece 1900 mermi atabilirken, onlar tek bir bataryamıza (Dardanos”a) 4000 mermi kullanıyordu. Ne var ki, bu mermi yağmurundan karada hasar gören dört Türk topuna karşı, sadece batan düşman gemilerinin üstünde 44 topunun birden Boğaz sularına gömüldüğü görülüyordu. Aynı Birleşik Filo’n’un, 18 Mart Boğaz Muharebesi’nde, 18 savaş gemisinden 7’si savaş dışında kalırken, Çanakkale Müstahkem Mevkii, savaş gücünü olduğu gibi koruyabiliyordu. Keza Filonun mayın arama ve tarayıcıları, 11 mayın hattı üzerinde döşenmiş mayınlardan sadece üç adedini etkisiz hale getirebilmişti Türk tabyalarında hasar gören toplardan çoğu, onarılıp kısa sürede ateşe hazır duruma sokuluyor, 3. bölgedeki (Boğaz’ın Marmara ile birleştiği kesim) tabya da, sapasağlam duruyordu. İşte bu durum karşısında Boğaz’ı geçemeden geri çekilen Birleşik Filo, Çanakkale’nin aşılamayan çetin savunması karşısında pes edip, yalnız denizden yapılacak zorlamalarla başarıya ulaşılamayacağı gerçeğini kabul etmek zorunda kalmıştır. Dünyanın en büyük deniz gücüne sahip İngiltere’nin görkemli filosunun, Boğaz Muharebesi’nde düştüğü aczi, yarınların Çanakkale savunucuları hiç bir zaman hatırından çıkarmamalıdır. Çünkü, bu ve buna benzer saldırılar, geçmişte olduğu gibi gelecekte de yinelenebilir.Ne varki 18 Martı unutarak böyle bir saldırıyı ileride de göze alabilecek düşmanlar, karşılarında dünyanın yeniliklerine gözlerini kapamış bir Osmanlı Devleti yerine, bu kez XX. yüzyılın en son bilim ve teknolojisine dayanan en modern silahlarla donatılmış bulunan Cumhuriyet Silahlı Kuvvetleri’ni bulacaktır. Çanakkale Cephesi deniz ve kara harekatıyla birlikte mütalaa edildiğinde görülür ki, bu cephede geçen muharebeler, hasım kuvvet olarak katılmış olan Ingiltere ve Fransa’nm, bir yıl boyunca Gelibolu Yarımadası’nda yarım milyondan fazla büyük bir kuvveti tutmak zorunda kalmaları ve bunun % 50’sini kaybetmiş bulunmaları, haliyle diğer cephelere kuvvet ayırabilme açısından savaşın genel seyrini etkilemiştir.Keza Türklerin de bu cepheye ayırdığı 300.000’den fazla askerden verdiği zayiatın, 211.000’e ulaşmış olması diğer cephelerdekinden kıyaslanamayacak bir fazlalık göstermektedir.Bunun insan gücü açısından yarattığı boşluk, yalnız Birinci Dünya Harbi sırasında değil, onu izleyen Türk İstiklal Harbi boyunca da hissedilmiştir. SİYASİ SONUÇLAR Çanakkale’de denizde ve karada kazanılmış olan her iki zafer, Osmanlı’nın Balkan felatiyle içte ve dışta sarsılmış bulunan devlet prestijini kurtarıp güçlendrmiş, hükümetin iktidarda kalış sürelerini uzatmıştı.Anlaşma Devletleri’nin savaşın başından beri bekledikleri hükümet krizi olmamış ve kabine değişikliğine de gidilmemiştir. Türk ulusunun tarihini süsleyen çok sayıdaki zaferlerine, Çanakkale’de, bütün dünyanın gözü önünde bir yenisini daha ekleyerek elde ettiği parlak zafer, onun eski güç ve dinamıiznıini koruduğunu, çöküntü dönemini yaşayan ve can çekişen bir imparatorluk içinde hala kahraman bir ulusun varlığını, yeniden ortaya koymuştur. Bir başka deyişle Çanakkale’de ölmesini bilenler, Türk milletinin tarihten silinmeden yaşayacağını kanıtlamıştır. Çanakkale Zaferi, Batılıların Doğulu müttefiki Rusya’ya ulaşmasına olanak tanımamış, mahsur kalan koskoca Çarlık Rusyası içerden çökerek, Bolşevikliğin pençesine düşmüştür. Çanakkale’de Türk savunması aşılabilse ve Boğaz açılabilmiş olsaydı, savaş kısa sürede biter, Rus ihtilali patlak vermez, verse bile, İngiltere ve Fransa’nın işe karışmasıyla bu ihtilal daha başlangıçta boğulabilirdi. Böylece müttefikleriyle birlikte zaferi paylaşmakta gecikmeyecek olan Ruslar, Çarlarının taksim planı gereği kendilerine daha işin başında söz verilen Boğazlar ve İstanbul’u işgal etmiş ve Deli Petro’dan beri izledikleri, “Açık denizlere ulaşma” politikalarını gerçekleştirmiş olurlardı. Anlaşma Devletleri’nin Çanakkale’deki başarısızlıkları henüz savaşa katılmamış olan Balkan Devletleri’nin tutumlarını da farklı yönlerde etkilemiştir.Bulgaristan, Merkez Devletl’eri’nin yanında yer alırken, Romanya, Yunanistan ve Italya’nın daha bir süre savaş dışında kalmalarını sağladığı gibi, Arap ayaklanmasını bir yıla yakın bir süre geciktirmiştir. Çanakkale Muharebeleri, Ingiltere’nin savaşın başından beri Japonya’dan yapmakta olduğu yardım talebini artırmasını istemesine rağmen, Japonya’nın bu istekleri çeşitli bahanelerle kabul etmemesine yol açmıştır. Birleşik Filo’nun ağır yenilgiye uğrayıp Boğaz’ı geçemeyişi, İngiltere ve Fransa’nın, siyasi ve askeri prestijini bir hayli sarsmış, özellikle Ingiltere’nin denizlerdeki tarıtışılmaz üsıtünlüğü imajını ortadan kaldırmıştı. Bu durum, adı geçen devletlerin sömürgelerinde bağımsızlık ve özgürlük akımlarının doğuşuna ve dolayısıyla dünya siyasi haritasını değiştiren bazı gelişmelere yol açmıştır. Keza Avusturalya ve Yeni Zelanda gibi Ingiliz dominyonu deniz aşırı ülke askerlerinin, sırf Ingiliz çıkarları uğruna Çanakkale’de Türklere karsı muharebeye zorlanıp, yabancı topraklarda hayatlarını yitirirken, kafalarında yer alan bir takım sorular (niçin ve kimin için döğüştükleri gibi), cepheden ailelerine gönderdikleri mektupların zamanla açıklanmasında anlaşılmaktaydı. Bu da, onlarda gitgide ulusal blincin kıvılcımlarını oluşturmakta gecikmedi. Nitekim, 9 Eylül 1922’de Yunanlılar lzmir’de denize döküldükten sonra, muzaffer Türk ordularının Boğazlar bölgesine yönelip yaklaşmaları üzerine, Churchill’in dominyonlardan yeniden yardım istediği, Avusturalya başbakanının, “Tek bir askerin hayatına tehlikeye koymayacağını ve savaşa karar verilirse, dominyondan iş birliği istenmemesi gerektiğini” belirten anlamlı bir yanıtıyla karşılaşmıştı. Çanakkale Muharebelerinin diğer ilginç bir yanı da, iki hasım ordunun döğüşken askerleri arasında yakınlaşmanın getirdiği dostluğun, zamanla artmış olmasıdır. Gerçekten Anzak asker ve komutanları, Çanakkale’de yiğitçe döğüşen Türklerin hem asker, hem de insancıl yönlerini yakından izleyerek, onların kendilerine tanıtıldığı gibi barbar bir ulusun çocukları olmadığını görüp anlamak fırsatını bulmuşlardı.İşte bu durum, ülkeler arasındaki siyasi ilişkileri de olumlu yönde etkilemiş ve savaş sonrasında, Asvusturalya ve Yeni Zelanda ile anlamlı dostlukların oluşmasının başlıca nedeni olmuştur. Çanakkale Muharebelerinin bir başka ilginç tarafı da Orta Doğu’da bu günkü İsrail Devleti’nin kurulmasında etken bir rol almış olduğudur. Nitekim, Siyonist liderlerinden Vladimir Eugeueniç, Gelibolu’daki “Gönüllü Yahudi Birliğinin Hikayesi” adlı eserinde, konuyu açıkça şöyle dile getirmektedir “Gelibolu’ya yolladığımz 600 kadar gönüllü Yahudi askerlerinin savaşlar sırasında gösterdiği üstün çaba ve başarı, davamızın dünyaya tanıtılması ve dikkate alınması bakımından çok yararlı olmuştur.” Gerçekben Birinci Dünya Savaşı henüz sona ermemişken, 2 Kasım 1917’de benimsenen “Balfour Bildirisi”, bu günkü İsrail’in kurulmsında etken olması açısından önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilmektedir. Çanakkale Zaferi’nin daha ilginç ve anlamlı bir sonucu da, doğunun büyük bir imparatorluğunu oluşturan koskoca Çarlık Rusyası’nın yıkılmasıyla kalmamış, ülkesinde güneş batmayan Batılı büyük devlet olan Büyük Britanya Imparatorluğu’nda da ilk yarayı açmaya yetmiş olmasıydı. Böylece emperyalizm tam çökmüş olmasa bile, bir hayli sarsılmıştır. SOSYO-EKONOMİK SONUÇLAR Anlaşma Devletleri tarafından Boğazların açılarak Rusya’ya ulaşılması halinde Rusya, dış alım-satım olanağına kavuşacağından, ekonomik dengesini kurup sıkıntıdan kurtulacak, İngiltere-Fransa da Rusya ve Romanya’nın zengin buğday ürünlerinden yararlanıp, gerek silahlı kuvvetlerinin, gerekse halkının yiyecek gereksinimlerini sağlamış olacaklardı ki, bu gerçekleşememiştir. Keza Boğazlar açılabilseydi, Tuna yolu da yeniden trafiğe açılıp Karadeniz’deki 120 parça ticaret gemisinden yararlanma olanağı elde edilecekti. Halbuki Çanakkale Zaferi, yalnız Rusya ile İngiltere, Fransa’nın değil, bunların aynı zamanda diğer Batılı devletlerle olan karşılıklı ticari ve ekonomik ilişkilerini de olumsuz yönde etkilemiş, ne İngiltere, Fransa müttefiki Rusya’ya ihtiyacı olan silah ve cephaneyi ulaştırabilmiş, ne de Rusya Batılıların ihtiyacı olan buğdayını Akdeniz’e aktarabilmişti. Birinci Dünya Savaşı başında Boğazların kapatılıp, bu savaş sonuna kadar açılamaması, kuşkusuz uluslararası ticari ilişkileri de olumsuz yönde etkilemişti. Nitekim, Karadeniz’de; İngiltere, Rusya, Fransa, Belçika ve İtalya’nın toplam 85; Yunanistan, Romanya, Danimarka, İsveç ve Hollanda’nın toplam 27; Almanya, Avusturya-Macaristan’ın toplam 17 olmak üzere, genel toplamı l29’u ve toplam tonajı 350.000’i bulan ticaret gemisi mahsur kalmıştı. Yukarıdaki açıklamaların ışığı altında kısaca denebilir ki, Çanakkale’de Türk Zaferi, iki yıl uzayan savaş boyunca Doğulu ve Batılı müttefik devletlerin (Rusya-İngiltere-Fransa) ekonomilerinde sıkıntılar yaratmıştır. Bu durum, özellikle Rusya’yı bunalıma sürüklemiş ve sonunda rejim değişikliğine (komünizme) kadar gidebilmiş ve böylece de Rusya’nın savaş dışı kalmasına yol açmıştır. Zaferin, yukarıdaki ticari ve ekonomik etkinliklerinin yanında, Türk ulusu açısından sosyal alanda da etkileri görülmüştür. Çanakkale deniz ve kara muharebelerinde toplam 211.000 insan zayiatı veren Türk ulusu, bu arada binlerce okumuş ve aydınını da kaybetmişti. Kesin olmayan tahmini rakamlara göre, 100.000’den fazla öğretmen mülkiyeli, tıbbiyeli ve Türk ocaklarında yetişmiş okur-yazar yitirildiği sanılmaktadır. Böylece o günün koşullarında ülkenin beyin takımını oluşturan küçümsenemeyecek bir sayıya ulaşan bu kayıpların, olumsuz etkileri, savaş sırasında olduğu kadar, bu savaşı izleyen Türk İstiklal Savaşı’nda da fazlasıyla hissedilmiştir. Nitekim, 1923’te Cumhuriyetin ilanından sonra, Atatürk’ün başlattığı inkılaplar ve bunların paralelinde girişilen reformların kitlelere yaygınlaştırılıp mal edilmesinde, hayli sıkıntılar çekilmiştir. BİR ÇANAKKALE ŞEHİDİNİN SON MEKTUBU Valideciğim, Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi! Nasihat-amiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı. Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu... Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasile beni teşhir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu. İşte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri: -Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz, dedi. -Pekala, dedim. Aldım baktım, sütlü çay... -Mustafa bu sütü nereden aldın? dedim. -Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu? -Evet, dedim. Evet ne kadar güzel. -İşte onun çobanından 10 paraya aldım. Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim. Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor? Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: "Validen kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi." Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür. Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir. O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu. Ey Allah'ım, bu ovada onun sesi be kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm. Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözlerimi yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim : -Ey Türklerin Ulu Tanrısı! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halkı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur. "Ey benim Yarabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle, ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!" Diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes'ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi. Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da, bizi de ¤¤¤ürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı? Kadir'e mektup yazdım. Valideciğim, evdeki senet vesaireyi kimselere kat'iyyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz deyin. Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim., bu dünya böyledir. Fakat sen merak etme. O parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister. Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, Allah razı olsun. Oğlun Hasan Etem 4 Nisan 1331 (17 Nisan 1915) ******* ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi? En kesif orduların yükleniyor dördü beşi, Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya. Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı! Nerde -gösterdiği vahşetle- "Bu bir Avrupalı!" Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi, Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi! Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer, Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer. Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında, Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada! Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk; Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk. Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ... Hani, tâ'ûna da zuldür bu rezil istilâ! Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil, Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil, Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına; Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına. Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz... Medeniyyet denilen *****, hakikat, yüzsüz. Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb, Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb. Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı; Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı; Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin; Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin. Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam, Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam. Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer... Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak, Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak. Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller, Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller. Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere, Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre. Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler... Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler! Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından; Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman? Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm? Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm. Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler, Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer; Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi; "O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi. Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek: İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek. Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar... O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar... Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor! Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker! Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i... Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi. Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? "Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın. Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb... Seni ancak ebediyyetler eder istiâb. "Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına; Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına; Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle, Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle; Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan, Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan; Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına; Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına, Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem; Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem; Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana... Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana. Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini, Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i, Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran... Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran, O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın; Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın; Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât! Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât... Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber, Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber. Çanakkale'de bulunan bir Alman gazetesi muhabirinden: Güneş kan kırmızı rengiyle Limni Adası'nın arkasında henüz denize dalmış, bize bir şehrâyîn icrâ edileceğini bildiriyor. Bütün gün tarrakalarıyla ortalığı inleten topçu ateşi, yavaş yavaş kesiliyor. Yalnız tek tük atılan mermiler dağlara binlerce aks‑i sadâlar husûle getiriyor ve susmak şanından olmayan müteyakkız bir saray köpeği gibi ikide birde yine ortalığı inletiyor. Şimdi akşam yemeği zamanıdır. Ekmek ve yiyecek yüklü uzun ester kâfileleri, vadilerden çıkarak avcı siperlerine doğru geliyorlar. Çok zaman durmaya gelmez. Artık karanlık basıyor. Şedîd ve asabî bir topçu ateşi, bütün hatlar üzerine tevcîh edilmeye başladı. Bizim Türkler hiç de aldırmıyor ve hiç kimse yerinden bile kımıldamıyor. Fi'l‑hakika düşman son haftalar zarfında pek çok gayret sarf etdi. Fakat asıl hayret ve takdir edilecek bir şey varsa o da Türk askerinin cesaret ve şecâatidir. İngilizlerin ta‘biyesi müdhiş ve akûr bir topçu ateşi açmak ve sonra ‑o da muvaffak olurlarsa‑ piyadeleriyle ilerlemekden ibaretdir. Düşman geçen gün öğlen vakti, bir cenâhımız üzerine ateş açdı ve bütün bataryalardan uğulda¤¤¤¤¤ çıkan dâneler düşdükleri yerlerde derin çukurlar husûle getirdi. Evvelâ koyu siyah ve sonra tekrar beyazlanan ziyâdâr bir buhar çıkıyor. Gelibolu üzerinden, evet bu mazlum ve mağdur Gelibolu üzerinden demet demet uçmaya başlıyor. Yine dâne... lâ‑yenkatı‘ dâne... bir ev irtifâ‘ında yükselen yeşil duman sütunları, tâ orada yek‑diğerine karışıyor. Pikrit... ve zehir... vızıltılar, tarrakalar devam ediyor. Fâsıla yok. Şimdi şarapnel de işe karışdı. Ağır dânelerin çıkardığı mahûf sadâlar arasında, o da tiz ve keskin bir sadâ veriyor. Akşama kadar, bütün gece ve hatta ertesi gün böylece devam etdi. Tâ ilerideki avcı siperlerinde, tüfek kabzasını iyice kavramış cesur Türk askerleri bulunuyor ve otuz altı saatden beri ağır topçunun akûr ateşleri altında bekliyor. Mevziini terk etmek, kimsenin hatırından bile geçmedi ve bunlar arasında bulunan cesur Erkân‑ı Harb Zâbiti Kemal Bey'in de. Bu cesur zâbit de şimdi, haricde Gelibolu'da istirahat‑güzîn‑i ebediyetdir. Onun biricik ihtiyar vâlidesine kendisinin "Croix de Fer"i ¤¤¤ürülse... Otuz bin ağır dâne, böylece üzerimizden geçip gitdi. Muharebenin ortasında hatırıma gelmişdi. Bir tek dânesi bin mark ederse acaba bu muharebede sarf edilenlerin hepsi kaça mâl oluyor? Ya bu muharebe düşmana telefâtça kaça mâl olmuşdur? Avrupa ve Asya cihetindeki bataryalar askerlerle dolu olan düşman siperlerine karşı ateşe başladı ve pek güzîde olan topçu efrâdı kumandanlarının takdirine ve esirlerin itiraflarına göre pek mükemmel ve sıhhatle endâht ediyorlar. Düşman, muharebenin ikinci akşamı nihayet ateşini bütün hatta tevcîh etdi. Birkaç saniye oldukça mahûf ve mevtâî bir sükût ortalığı kapladı ve bütün sönük bî‑fer nazarlar akşam sehâbeleri içine daldı. Orada düşman siperlerinde bir gölge beliriyor... bir tane daha öbür tarafda... bir bölük... bir bölük daha... Demek, düşman taarruz edecek. Bunlar, Fransa'nın boğazlanmak için dışarı yolladığı bu çocuklar, Fransızlardır. Fakat cesur şeyler... Mütemâdiyen taarruz tecrübesi yapıyorlar. Türk siperlerinde hâlâ bir hareket yok... Ses ve sadâ da yok... Aman yâ Rabbi! Siperler boş mu? Hayır! Göğüs siperi üzerinde bir tüfek, yavaşça uzanıyor ve onun üstüne esmer bir simâ müteyakkızâne yatıyor. İşte bir tane daha!.. Avcı siperi nâgehân canlanır gibi oluyor, istinâd siperlerinden eğilerek ileriye doğru koşuşuyorlar. İlâhî sen büyüksün! İşte nöbet şimdi bizim!.. Fransız hatları yaklaşıyor. Muzaffer olacaklarına eminler... Müdhiş bir ateş tufanıdır, boşandı. Makineli tüfekler buraya, bu ecnebî yurduna niçin geldiklerinden bî‑haber olan bu çocukları biçmeye başladı. Mermi isabet etmeyenler geri kaçıyor. Zulmet‑i leyl arasında medîd "Allah Allah" sadâları işitiliyor... Türkler takib ediyor ve onların sevgili silahları süngüleridir. Gece karanlığı, kanla meşbû‘ sahrâyı kapladı. Biz muzafferiz... Bir yaralı, kanlı kolunu ve biraz evvel zavallı bir Fransız bölük kumandanına ait olan tütün dolu bir tabakayı gösteriyor ve düşman gitdi... "Allah büyük" diyerek yavaş yavaş vadiye, sargı mahalline doğru ilerliyor. Ertesi gün esirleri getirdiler. Mecrûh üserâ kemâl‑i itina ile esterlere bindirilmişdi. Bu askerler, hakikaten rıkkat‑bahş bir kâfile teşkil ediyordu. Türkler bütün mecrûhlara bilhassa düşmana mensub olan mecrûhlara ne kadar şefîk ve itinakâr davranıyorlardı. Suret‑i umumiyede Türk, esna‑yı hücumda vecde geliyor ve korunmayı pek az tanıyor. Esirlerin hemen ekserîsi uzun ve eski mavi ceketler giymiş pek genç efrâddan mürekkebdi. İğtinâm edilen tüfekler ise eski model tek atışlı tüfeklerdi. Esir[ler] arasında, kendilerine yemek verilmesinden dolayı dûçâr‑ı hayret olmuş simâlar görüyorum ve nihayet bunlardan biri, bana sordu: "Ey Efendi! Bizi ne vakit öldürecekler?" "Eh Monsieur! Quand est‑ce qu'on nous tue?" "Hayır! Öldürülmeyeceksiniz." cevabını verdiğim zaman derin bir nefes alarak zâbitlerinin Türklerin üserâyı öldürdüklerini söylediklerini hikâye etdi. Bunlar içinde, vücudunu sefâhetle yıpratmış Parisli bir genç çocuk vardı ve bu muhakkak her gece Montmartre'ın üst katında bulunarak ve şimdi orada Paris günlerinin müşterileriyle birlikde ber‑mu‘tâd tegannî etdikleri vatanperverâne şarkıları söylerdi. "O mort sals[e] bo[u]ches, o mort sals[e] bo[u]ches, Eh Guillaume, fais tes malles..." Paris'de iken askerlik sırası buna ve bunun sinninde olanlara gelmişdi. Bu, askerlikden kurtulmanın çaresini pek güzel bildiğinden iki günde bir küçük ve karanlık bir otele taşınır ve polis geldiğinde kendisinin muhafaza edilmesi için otel kapıcılarına bahşişler verirmiş. Böylece, gerçi epeyce bir zaman geçirmiş. Fakat bir gün yatakdan erken kalkamadığı için yakayı ele vermiş. Kendisinin on sekiz yaşındaki bütün ehemmiyetiyle genç Parisli bu esef‑engîz vak‘ayı, şeytanetkârâne tebessüm ederek şöylece anlatdı: "Ce matin là jétais fondu, le soir jétais encore longtemps avec Amelie, vous savez, monsieur et sa fatigue n'est ce pas? Je rentre ce matin et à péine couché la porte s'ouvre et une vache entre et me voilà". "İşte o sabah pek bî‑tâbdım! Çünkü akşam Amelya ile geç vakte kadar birlikde bulunmuşduk. Bilirsiniz ki Mösyö, bu insanı pek yorgun düşürür değil mi? Otele ancak sabahleyin avdet edebildim ve henüz uyuduğum esnada idi ki kapı açıldı, içeri bir polis girdi. Sonra, sonra kendimi burada Çanakkale'de buldum." İşte bir Fransız vatanperverinin kısa bir tarihçesi! Diğer bir esir, İngilizlerle Fransızlar arasındaki gerginlikden bahsediyordu. Bunlar oradan ayrılması memnû‘ olan münferid bir ordugâhda bulunuyorlarmış ve İngilizlerle görüşmelerine müsaade edilmiyormuş. Yalnız ara sıra bir Fransız, kendilerinde mebzûlen mevcud reçelden satın almak için zengin İngiliz dostlarının yanına habersizce gidebilmiş. Fransız ve İngiliz efrâdının emir ve idarelerinde bir ahenk olmasa gerek. Fransızlar, İngilizlere pek kızıyorlar. Çünkü bunlar Asya cihetindeki Türk bataryalarına en yakın ve topçu ateşiyle en ziyade döğülen bir cenâha ta‘biye edilmişler. İhtimal bu, Fransızların Kumkale mevziini ale'l‑acele tahliye etdikleri için Hamilton'un Fransızlara bir cezası olsa gerek. İşte kendisiyle görüşmekde olduğum diğer bir küçük Fransız. Meğer biz, yek‑diğerimizi tanımaksızın birçok zamanlar Paris'de beraber bulunmuşuz. Garib his ve tesadüf, şimdi düşman olarak karşı karşıya bulunuyoruz. Her ikimizin âşinâlarından olan kapıcı, elli yaşında bir ihtiyar olduğu hâlde harbe gitmeye mecbur olmuş, ikametgâhım[ın] karşısında köşedeki ekmekçi ölmüş. Tütün ticarethânesindeki memur Kolonial Alayı'yla Çanakkale Muharebesi'ne iştirâk ederek bir bacağını kaybetmiş. Paris'de talebe iken bu adamla ne kadar siyasî mübâhaseler ederdim. O zaman tam Fas meselesi de çıkmışdı ve hiçbir zaman fikren birleşemezdik. Bütün mübâhasât, şu söz ile nihayetlenirdi: "Alsace‑Lorraine est à nous et vous allez nous le rendre, monsieur; croyez-moi monsieur!" "Alsace‑Lorraine bizimdir ve bize iade edeceksiniz mösyö! Bana itimad ediniz, der bir kadeh daha ısmarla[r]dı. Şimdi, artık o da yatışmışdır." Parisli küçük esir: "Ah Paris! C'est triste maine, tenant ah, c'est triste la guerre! Pourquoi est‑ce que nous faisons la guerre, nous Français?.." "Ah Paris! Şimdi ne kadar mağmûmdur! diyordu. Saat on oldu mu her taraf karanlık ve onca insanlar ise hep telef oldu. Ah, muharebe pek feci şey! Biz Fransızlar, niçin ve ne maksadla muharebe ediyoruz?" Cevab verdim: "Ben sizler için bu işde hiçbir kazanç görmüyorum." Marsilyalı şaklaban bir zenci, anlaşılmaz bir lehçe ile Poincaré'ye dair tuhaf hikâyeler nakletmeye başlamışdı. İşte bu esnada idi ki mecrûhların naklinden evvel sargılarını muayene için bir Türk doktoru geldi ve hastalara ahvâl‑i sıhhiyelerini sordu. Zenci hemen kalem, kâğıd istedi ve eğer kendilerine bu kadar iyi muamele yapıldığını memleketine yazacak olursa diğerlerinin de iltica edeceğini söyledi. General Gouraud'nun son muharebelerde en ileri avcı siperlerinde bulunurken şarapnel ile vurulduğu ve geriye nakledilirken de bir kolunun kat‘ edildiği haberi geldi. İşte hakkında hürmet gösterilecek ve kendisiyle kemâl‑i hâhişle muharebe edilecek bir adam! Dışarıda muharebe yine kızışmaya başladı ve ale'l‑husus uzun menzilli Türk topları işe karışdı. İhtimal karanlıkda hamûlelerini boşaltan, cephane nakleden düşman gemilerini mahv ediyorlar ve pekâlâ yapıyorlar. Zaten düşmanın cephanesi yok. 22 Ağustos sene [1]331 / [4 Eylül 1915] Seddülbahir, Arıburnu ve Anafartalar'da Osmanlı kuvvetlerince alınan esirlerin ifadelerineden, Müttefiklerin morallerinin son derece bozuk olup askerlerin savaşmak istemedikleri anlaşıldığını gösterir belge: Düşman üserâsı arasında: Kumandanın müsaadesiyle ahîren Seddülbahir, Arıburnu ve Anafartalar'da alınan üserâ ile görüşdüm. Seddülbahir'de esir edilen Fransızların ifadesine nazaran Fransızların kuvve‑i maneviyesi pek muhteldir. Daima askerleri tehlikeye sevk eden zâbitlerin kendileri hemen hiç hücumlara iştirâk etmezlermiş. Bu sebeble zâbitlerine karşı itimadları münkesirdir. Çanakkale'de muharebe etmelerinden Fransızlar memnun değillermiş. Bu sebeble her gün birçok şâyi‘a zuhur edermiş. Hatta geçen Temmuz evâsıtında ikinci fırkanın Fransa'ya avdet edeceğine ve yerini İngilizlere terk eyleyeceğine dair bir şâyi‘a deverân etmiş ise de aslı çıkmamış. Askeri buraya bidâyeten ehemmiyetsiz bir resm‑i geçid yapmak için getirmişler. Bunda muvaffak olamayınca şimdi: "Sizin vazifeniz Achibaba (Alçıtepe)'yı alıncaya kadardır. Ondan sonra artık işiniz bitecek, rahat edeceksiniz." diye teşvik ve teşcî‘ ediyorlarmış. Lâkin Alçıtepe'nin zabtı[nın] mümkün olmayacağını görerek pek nevmîd bir hâlde kalmışlar. Anafartalar'da alınan esirler, Suvla Limanı ve Tuzla Gölü civarına çıkan kıta‘âtın çıkdıkdan sonra yirmi dört saat mütemâdiyen ateş altında kaldıklarından çok zâyiât verdiklerini ve Bud isminde bir esir, kırk üç kişilik bir müfrezeden on bir kişi kaldıklarını ve tekmîl zâyiâtın bu nisbetde olduğunu söyledi. Bir İngiliz esiri suret‑i esaretini şöyle nakletdi: "Türkler bizi bidâyetde aldatdı. Çok telefât vermemize rağmen biz ilerlemeye muvaffak olduk zannediyorduk. Fakat elimize geçen ilk siperlerden daha ileri gitmek için vâki‘ olan teşebbüsümüz müdhiş bir ateşle karşılandığını ve taburumuzun kâmilen yere serildiğini gördüğümüz zaman bidâyetdeki ilerlemekliğimizin bir muvaffakıyet değil, bilakis Türklerin düşürdüğü bir tuzak olduğunu anladık. Türkler evvelce işgal etdiğimiz kendi siperlerine tekrar geldikleri zaman ancak esir olarak elde etdikleri bizlerden mâ‘adâ taburun mütebâkî efrâdını kâmilen maktûl olarak buldular. Sizi te’min ederim ki, taburumuzdan dört‑beş kişi sağlam kalmadı. Bizi esir aldıkdan sonra sıhhiye neferâtınız yaralarımızı güzelce sardılar ve bize pek iyi bakdılar. Şimdi esir olmayı muharebeye tercih ediyoruz". Diğer biri ilâve etdi: "Muharebe hepimizi sıkıyor. Esasen gönüllü olduğumuzdan biz imza verdiğimiz yerlerde askerlik edecek idik. Fakat bizi buraya sevk etdiler. İngiltere'de az asker kaldı. Bundan sonra kimse asker olmak istemiyor. Biz esir olduğumuza çok memnunuz". Müteâkiben hep bir ağızdan gayet neşeli şarkılar söylemeye başladılar. Şimdiye kadar vürûd eden esirlerden hiçbir İngiliz ve hatta daha şen ve şâtır görünen Fransızlar dahi bu suretle bir memnuniyet eseri göstermemişlerdir. İngiliz Gazeteci Ashmead Bartlett'in 21 Ağustos 1915'te Anafartalar'da Müttefiklerin yaptığı ve başarısızlığa uğrayan hücumu anlattığı telgrafında, Türk askerinin gösterdiği kahramanlık ve cesareti övdüğü belge: Harb Matbûât Karargâhı'ndan: Gelibolu Şibh‑i Cezîresi'nde Anafarta cihetinde 70 ve 112* numaralı tepelerin zabtı için Efrencî 20 ve 21 Ağustos'da İngilizler'in yapdıkları müteaddid taarruzların kahraman askerlerimiz tarafından ne suretle def‘ edilmiş olduğunu ve bu iki gün zarfında yapılan muharebelerin ne derece şiddetli bulunduğunu gayet müessir ve belîğâne bir lisanla tasvir etmiş olan ve İngiltere matbûâtı nâmına Çanakkale'deki İngiliz Karargâhı'nda bulunan Mister Ashmead Bartlett'in İskenderiye'den ahîren Londra cerâidine gönderdiği mufassal telgrafnâmesinden aynen: "Ağustos'un yirmi birinci günü ba‘de'z‑zuhr tam saat üçde ilk top sadâsı tanîn‑endâz‑ı âfâk oldu. Çokdan beri bu kanlı arzda bir âdet hükmüne giren o dehşet‑nâk bombardımanlardan biri bu dakikadan itibaren yarım saat müddetle şedîden hükümrân oldu. Harb gemilerimiz sahrâ toplarının, büyük havanların inzimâm‑ı muâvenetiyle yek‑âheng‑i dehşet olarak ateşlerini 70 ve 112 numaralı tepelere tevcîh etdiler. Düşman siperleri bir kere daha duman ve toz bulutları arasında boğuldu, kaldı. Maamâfih Türkler bu tufan‑ı cehenneme karşı hiçbir eser‑i inhirâf göstermediler. Zira hiçbir Türk mevkiini terk etmemiş, o metânet‑i mücesseme tavsîfine bi‑hakkın lâyık olan kavî ve şecî‘ asker yerinden zerre kadar kımıldamamış idi. Bombardıman esnasında düşman topları mütemâdiyen ateşlerini şarapnel parçalarıyla mütetevvic olan Çikolata Tepesi'yle bu tepenin arka cihetlerine tevcîh ederek şiddetle mukabelede bulundular. Bu sırada sükût eden obüsler çalılıkda bir yangın hâsıl etdi. Rüzgârın te’siriyle tezyîd‑i kuvvet eden ateş şiddetle feverâna başla¤¤¤¤¤ bir sür‘at‑i fevkalâde ile daire‑i sirâyetini tevsî‘ eyledi ve böylece birçok mevzileri alev yığınları altında, duman bulutları içinde silip süpürdü. Saat üç buçukda bir alay İngiliz askeri bu siperlerin ilerisine geçerek 70 numaralı tepenin eteğinde avcı tertibâtı icrâsına tevessül eyledi. Bu teşebbüs bütün Türk hattı boyunca dehşetli bir tüfek ateşinin infilâkına sebebiyet verdi. Aynı zamanda diğer bir alay 70 numaralı tepenin cihet‑i cenûbiyesine doğru ilerleyerek bu tepenin eteğinde kâ’in muhterik çalılık mahalline yerleşmiş idi. Tepenin zirvesinde bulunan siperlere karşı İngiliz topları bütün şiddetleriyle ateşlerine devam etdiler. Maamâfih Türk piyadesi bu ateş‑i şedîde ehemmiyet bile vermedi. Hâlâ Türk askerlerinden bazıları kemâl‑i cesaretle siperlerden meydana çıkarak ilerlemekde olan İngilizlerin vaziyetlerini keşfe çalışmak cür’etinde bulundular. Bu esnada tüfek ateşi kulak zarı patlatacak derecede idi. Ben hiçbir zaman hiçbir muharebe meydanında sefâin‑i harbiye bataryalarıyla sahrâ toplarının, obüs infilâkâtının, tüfek mermilerinin bu muharebede hâsıl etdiği azîm gürültüye benzer bir gürültü işitmedim. Saat üçü elli geçe mezkûr iki alay biri garb cihetinden diğeri cenûbdan olmak üzere son bir hücum icrâ etdiler. Kesif bir dumanın, şiddetli bir tozun arasında süngüleri parıl parıl yanmakda olduğu halde vâsi‘ bir kitle‑i azîme muhterik çalılığın içinden çıkarak zirvede kâ’in Türk siperlerine karşı emvâc‑ı dehhâşe şeklinde ilerlemeye başladı. Toplarımız birkaç dakika müddetle endâhtlarını tatvîl ederek ateşlerini mütekâbil bayırlara tevcîh etdi ve bu suretle siperler hattını daire‑i endâhtı haricinde bırakdı. Bu sırada Türkler zirvelerden zuhur etdiler ve ilerlemekde olan İngiliz hutûtuna şiddetle ateş etmeye başladılar. İşte bu dakika‑i dehşet‑nâkde Türklerin aldığı vaziyeti görmeli idi: Kemâl‑i metânetle siperlerine saplanmış olan Türk askerinin bulunduğu yerde ölmeye azmetmiş olduğu ıyânen görünmekde idi. Askerlerimiz bayırın kısm-ı küllîsini aşdılar. Lâkin şimâl cihetinde taburumuz mitralyöz ateşinin, çapraz top mermiyâtının te’siriyle birdenbire tevakkuf mecburiyetinde kaldı. Cihet‑i cenûbiyede askerlerimizden bazıları zirveye vâsıl olarak siperlere atıldılar. Atıldılar ama orada Türk süngüsünden geçirilerek kâmilen terk‑i hayat etdiler. Bu zaviye‑i cenûbiyede muharebe‑i vâkı‘a hiss‑i nevmîdî ile mukayyed bir boğaz boğaza kaydıyla tavsîf edilecek suretde cereyan etdi. Hiçbir düşmanın bu derece şecaat ve cesaret, bu mertebe azim ve metânetle harb etdiği hiçbir yerde görülmemişdir. Birkaç dakika süren bir müddet‑i kalîle zarfında tepelerin yed‑i zabtımıza geçtiğine zâhib olduk. Zira askerlerimiz zirvenin alt cihetinde kesretle görülmekde idi. Hâlâ onlar cihet‑i cenûbiyede kâin Türk siperleri hattının bir kısmını işgal bile etmişlerdi. İşte tamam o sırada idi ki 112 numaralı tepenin arka cihetinde ahz‑ı mevki etmiş olan Türk bataryaları 1.200 yardalık bir mesafeden üzerimize obüs yağdırmaya başladılar. Bu ateş askerlerimizi orakla biçilmiş nebatât gibi yerlere serdi ve bir mevt‑i muhakkakdan tesadüfen kurtulmuş olan bakıyyetü's‑suyûfu da bayırın eteklerine hafif melce’lere ilticaya mecbur eyledi. Askerlerimiz bu noktada mevkilerini ancak birkaç dakika muhafaza edebildiler. Lâkin taarruz artık erimiş bitmiş idi. Askerlerimiz de biraz zaman evvel terk etmiş oldukları siperlerine avdet etdiler. Şiddetli taarruzumuz bu defa da netice‑pezîr olamamış idi. 70 numaralı tepe Türklerle mecrûhların, maktûllerin ellerinde kaldı". Mister Ashmead Bartlett'in 70 numaralı tepe taarruzuna dair olan raporu burada hitâm buluyor. Bu raporu kâmilen derc eden Times gazetesi buna dair neşretdiği makale‑i mühimmesinde şu suretle idare‑i kelâm etmekdedir: "Sefâin‑i harbiyemiz ve karaya ihrac edebildiğimiz kuvvetli bataryalarımız Türk siperlerini muhafaza edilmez bir hâle getirmek için daima fevkalâde sarf‑ı mâ‑hasal gayret etmekdedirler. Onlar düşman siperlerini obüsleriyle ezmekde hem ilerleyen hattın önünde bir hâil‑i ateşîn teşkil etmekde ve hareket‑i vâkı‘a devam etdikçe daire‑i endâhtı yükselterek Türklerin imdat kıta‘âtı almalarını tas‘îb etmekde idiler. Maahâzâ etekden itibaren kademeler teşkil ederek yükselen tepeler birçok kayalar ve çalılıklarla mestûr bir takım hufreler hâsıl etmekdedir ki bu mevkiler en kuvvetli, en mükemmel müdafaa mevzilerini ihzâr etmekdedirler. Zaten bu mevziler cesaret ve şecaatleri, azim ve metânetleriyle âlem‑şumûl bir şöhret‑i muhıkka kazanmış ve bilhassa vaziyet‑i tedafü‘iyede bulundukları takdirde muhafaza‑i mevcud hususunda gösterdikleri sebât ve ta‘annüdle kendilerini bütün dünyaya tanıtdırmış olan Türkler tarafından müdafaa edilmekde idi. Bundan mâ‘adâ Türkler bu harbdeki muvaffakıyetsizliğin pây‑ı tahtları olan İstanbul'un ziyâ‘‑ı ebedîsiyle Hilâl'in sukût‑ı âr‑âverini tazammun edeceğini pek iyi bilmekde olduklarından bütün varlıklarıyla muharebe etmekdedirler". "Mister Ashmead Bartlett bu vaziyet‑i mahsusadan mütevellid neticeleri bize birer birer gösterdi. Biz hiçbir zaman düşman nâmını taşımaya liyâkat gösteren adüvlerimize karşı kemâl‑i ciddiyetle izhâr‑ı hürmet ve riayetden çekinmedik. Hayret‑bahş‑ı ukûl besâlet‑i cihan‑pesendâneleriyle âlemi kendilerine hayran eden Türklere de bu harbde gösterdikleri büyüklüklerle müterâfık olarak ihrâzına kesb‑i istihkâk etdikleri medh ü senâyı atf ve ihdâdan asla geri durmayız". 7 Eylül sene [1]331 / [20 Eylül 1915] Anafartalar'da yaralı olarak ele geçirilen Teğmen William George Stewart Fawkes'in, Türklerin kendisine yiyecek ve su verip sargı yerine ¤¤¤ürdüklerini ve çok iyi davrandıklarını bildirdiği / Karakol Dağı'na yapılan saldırıda esir düşen er William Cowhaun'un çok kayıplar verip savaşın kendilerine pahalıya mâl olduğunu belirttiği belge: Harb Matbûât Karargâhı'ndan neşri rica olunur: William George Stewart Fawkes Second Lieutenant Fifth Battalion Norfolk Regiment 163rd Brigade 54th Divison Mülâzım‑ı Sânî William George Stewart Fawkes: "12 Ağustos sene [1]915'de Anafartalar'da Karakol Dağı eteğinde, tekmil livâmız avcıya yayılmış olduğu hâlde, miralayımız gelerek saat tam dörtde ilerlememizi emretdi. Fakat nokta‑i nazarımızın ne olduğunu söylemedi. Kumandam altında bulunan takım ile ilerledim. Türk ateşi o derecede kesîf idi ki maiyetimde bulunanlar kâmilen mahv ve ihlâk edildiler. Çavuş ile ben kaldımİlerlememizi söyledim. Yüz yarda kadar daha ilerledik. Çavuş vuruldu ve düşdü. Ben yine aldırma¤¤¤¤¤ yalnız başıma yürüdüm. Otuz yarda yürüdükden sonra ben de vuruldum. Çok kan zâyi‘ etdiğimden kendimi güç hâl ile topladım. Ayakda yürümeye uğraşdım. Bilmem ne kadar bir mesafe yürümüşüm. Düşüp kaldım. Kendime geldiğim zaman semâda yıldızlar parlıyor. Yine kendimden geçmişim. Tekrar kendime geldiğim zaman zabt etmeye uğraşdığım Türk siperinin içinde ve etrafımda şefîk ve rahîm yüzlü Türk evlâdlarını gördüm. Bana su ve yiyecek verdiler ve omuzlarında taşı¤¤¤¤¤ müdâvât‑ı evveliye mevkiine ¤¤¤ürdüler. Bu ulüvv‑i cenâbâne muamelenin ve bundan buraya gelinceye kadar gördüğüm muamele‑i insâniyetkârânenin hakikaten medyûn‑ı şükrânıyım. Bunu burada söylediğim gibi vatanıma dönmek nasib olursa orada da bî‑muhâbâ söyleyeceğime namusumla te’min ederim". ** No: 15665 P. T. William Cowhaun D Company 6th York Regiment 11nd Division 32nd Brigade Nefer William Cowhaun: "2 Eylül [1]915'de Tuzla civarında sol cenâh müntehâmızda Karakol Dağı'na olan hücumda ben de omuzumda erzak taşır iken nasıl oldu bilmem kendimi Türklerin elinde esir gördüm. 7 Ağustos [1]915'de şibh‑i cezîre üzerinde Suvla kurbunda karaya çıkdık. Benim vazifem ölüleri gömmekdi. Karaya ayak bastığımızdan yarım saat sonra Miralay Chaiman'ı gördüm. Çok zâyiât verdik ve bu harb bize pek pahalıya mâl oldu". Fî 13 Eylül sene [1]331 / [26 Eylül 1915] Karargâh‑ı Umumî İkinci Şube Müdürü Çanakkale Şehitleri Anısına 57.ALAY SANCAĞI ALINAMAMIŞTIR... Padişah tarafından 57. Alaya verilen Madalyanın takılma töreni. ÇANAKKALE Savaşlarının nın 91. yıldönümü nedeniyle medya ve internet sitelerinde yer alan savaş hikayelerinin belki de en ilginci 57.Alay ve Sancağı hakkındadır. 57. Alay Çanakkale Savaşlarında kahramanca savaşmış ve son erine kadar şehit düşmüştü. Bir ağaç dalında bulunan Alay Sancağı ise Avustralyalılar tarafından Melbourne'a ¤¤¤ürülmüştü ve müzede sergileniyordu. Altında ise şu yazı bulunuyordu: Bu Alay Sancağı Gelibolu savaş alanından getirtilmiştir ama esir edilmemiştir. Türk Ordusunun geleneklerine göre bir alayın sancağı, alayın son eri ölmeden teslim edilemez. Bu sancak, sonuncu muhafızın da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalına asılı olarak bulunmuştur. Kahramanlık timsali olarak karşınızda duran bu Türk Alayı Sancağını selamlamadan geçmeyin. Bir başka haberde ise aynı iddia bu kez şöyle dile getirlmişti:Ey ziyaretçi! Önünden geçmekte olduğun sancak dünya müzelerinin en nadir eseridir. Çünkü bu sancak dünyadaki tek esir Türk sancağıdır. Bütün alay şehit olduktan sonra, ağaca dayalı olarak bulunmuştur. Çanakkale Savaşı konusunda uzman tarihçi ve yazarlar bu iddiaları zaten yalanlarken, Avustralya'daki müzelerde ne bir Türk sancağı ne de altında böyle bir yazı bulunmadığı ortaya çıktı. Genelkurmay Başkanlığı bu konuda şu açıklamalarda bulundu: MELBOURNE'DE YOK 57. Alay'a Çanakkale Savaşlarından sonra sonra, 30 Kasım 1915'te Sultan V. Reşat'ın iradesiyle altın, gümüş imtiyaz ve harp madalyaları verilmiştir. Bu madalyalar, 25 Nisan 1916 tarihinde İstanbul - Şile arasında bulunan Çelebi Köyü'nün kuzeydoğusunda toplanan Alay'ın sancağına törenle takılmıştır. Dolayısıyla Alay Sancağı'nın Çanakkale Muharebeleri sırasında Avustralyalılar tarafından ele geçirildiği iddiası doğru değildir. Bazı yayınlarda bu sancağın bugün Avustralya Melbourne Müzesinde sergilendiği iddia edilmektedir. Bu iddialarla ilgili Melbourne Müzesinin de içinde yeraldığı dört müze adına Victoria Eyalet Müzesi tarafından gönderilen cevabi yazıda, ellerinde57. Alaya ait bir sancak bulunmadığı bilgisine ulaşılmıştır. YOK EDİLMİŞ OLABİLİR Günümüze dek geçen sürede 57. Alay Sancağına ilişkin herhangi bir bilgi aydınlığa kavuşmamıştır. Ancak, Türk ordu geleneği göz önüne alındığında, Alayın İngilizler tarafından esir alınırken, sancağını teslim etmeyerek imha etmiş olmasının kuvvetli bir ihtimal olduğu değerlendirilmektedir. Çocuk Kahramanlar Çanakkale Savaşı'na katılan çok sayıda çocuk, vatan savunmasında destan niteliğinde kahramanlık örnekleri sergileyerek, ''meçhul çocuk askerler'' olarak Türk tarihinde yerini aldı. ![]() Lapsekinin Beybaş köyünden içlerinden biri ... Ve ağır yaralı. Zor nefes alıp vermekte .Son gayretiyle belki de,komutanının elbisesine yapışır. Kelimeler dudaklarından tane tane dökülür: "Ölme ihtimalim çok fazla...Ben bir pusula yazdım...Arkadaşıma ulaştırın kumandanım..."Derin bir nefes alıp yutkunduktan sonra devam eder konuşmaya:"Ben...Ben,köylüm Lapsekili İbrahim Onbaşından 1Mecid borç aldıydım.Kendisini göremedim.Belki ölebilirim.Ölürsem söyleyin,hakkını helal etsin..." "Sen merak etme evladım" der komutanı.Derken de Mehmetçiğimizin kan kırmızıya bulanmış alnını bir baba şefkatiyle okşamaktadır. Mehmetçik,vatanı,milleti için döktüğü kanının son damasını da akıtıp,komutanının kollarında şehitliğe ermek üzeredir ki,son nefesinde bir kez daha yineler:"Ben ölürsem söyleyin hakkını helal etsin."Ve can verir. Kocadere köyündeki büyük sargı yerine birbiri peşi sıralı yaralı Mehmetçikler gelmekte.Çoğu zaten şehit düşmüş,daha uluşamadan sargı yerine...Kalanların çoğu da can veriyor sargı yerinde.Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar,künyeler hemen komutanına ulaştırılıyor,kayıtlara geçsin diye. Yine öyle emanetlerden ikisi komutanın ellerinde.Biri bir künye ötekide pusula... Komutanın bakışları bu kutsul emanetlerde;gözleri yaş içinde.Künyede yazılı isim:"Lapsekili İbrahim Onbaşı"Pusulada yazılı not: "Ben Beybaş köyünden arkadaşım Halil'e 1 MECİD borç verdiydim.Kendisi beni göremedi.Biraz sonra taarruza kalkacağız.Belki ben dönemem.Arkadaşıma söyleyin,ben hakkımı helal ettim." Çanakkale İçin Ne Dediler “İngiltere savaş tarihinde Çanakkale kampanyası kadar acı bir sayfa yoktur. Hiçbir savaş bu kadar büyük ümitlerle girilmemiş, hiçbir zafer bu kadar yakından kaybedilmemiştir. 1915 yılında bütün Avrupa’da milyonlarca insanın hayatı ortaya konmuş büyük taarruzlar yapılmıştır. 2-3 milyon asker ölü ve yaralı bulunmakta, 4-5 bin harp gemisi denizlerde dolaşmaktaydı. Fakat bunlardan hiç birisi Nusret mayın gemisi’nin döktüğü mayınlar kadar harbin dev***** ve düşmanın istikbaline müessir olacak bir başarı gösterememişti. Nusret adındaki Türk mayın gemisi, bilinen öteki tüm mayın hatlarının önüne bu hattı döşemeyi başardı. Bu hat ötekiler gibi boğaz geçidine dik değil, paraleldi ve Türklerin elindeki son mayın ihtiyatından alınmış eski demir mayınlardan oluşuyordu. Değerleri 6-7 bin franktan fazla tutmazdı. Nusret’in gizlice döktüğü bu 26 demir kap, Çanakkale operasyonunu durduran birçok psikolojik karışıklıklar doğdu. Yalnız başına bu mayın engeli savaşı uzattı. İnanmak istemiyorum. Fakat gerçek. Türk savunması önünde müttefikler armadası mağlup olmuştur. Tek kelimeyle felaket. İngiltere Bahriye Nazırı ve Başbakanı Winston Churchill “Çanakkale müdafaası yapılmış ve kazanılmıştır. Lakin vazife yalnız askerler ve kumandanlar için bitmiştir. Bizim için bitmemiş, hatta başlamamıştır bile. Herkes bilsin ki, burada kanlarını akıtanlar hep bu tarih, bu namus ve fazilet için öldüler. Onların kan borcunu ödemek lazımdır. Şairler destanlarını yazsınlar, ressamlar levhalarını çizsinler, heykeltıraşlar abidelerini ortaya koysunlar, muharrirler hikayelerini yazsınlar, sağ kalanlar da rahmet okusunlar…” Darülfünun Müderrislerinden İsmail Hakkı Bey “Mehmetçiğe saygı! Biz Çanakkale yarımadasından Türklerle savaşarak ve binlerce insanımızı kaybederek kahraman Türk milletine ve onun eşsiz vatan sevgisine duyduğumuz büyük takdir ve hayranlıkla ayrıldık. Bütün Avustralyalılar Mehmetçiği kendi evlatları gibi sever. Onun mertliği, vatan ve insan sevgisi, siperlerdeki dayanılmaz heybet ve cesareti, bütün Anzakları hayran bırakan yurt sevgisi bütün insanlığın örnek alacağı büyük hasletlerdir. Mehmetçiğe minnet ve saygılarımla. Sonuç olarak belirtmek isterim ki, sizler kahraman olduğu kadar insan ve medeni bir millet evlatlarısınız.” Çanakkale savaşlarında üsteğmen olarak bulunmuş ve sonraları Avustralya Genel Valisi Lord CASEY
__________________
![]() Hatırlatmayın bana dokuzu beş geçeyi Hele puslu geçen o geceyi Söyletmeyin kasım adlı iki heceyi Bu benim en büyük yasım Bu atamın öldüğü tarih on kasım Türkle Kürdün yoldaş olduğu, Çerkezle Lazın adaş olduğu Alevi Sünninin gardaş olduğu, Mukaddes topraktır vatan Şehitlerin koyun koyuna yattığı, Dosta gurur düşmana korku saldığı Dünyanın hayran kaldığı, Cennet Türkiyem’dir vatan Dağda Üç Beş Domuz Sürüsü Tutturmus Bir Kürdistan Türküsü Eline Almış Bayrak Diye Bir Masa örtüsü Soyu Soysuz Olan Sensin Toprak Senin Neyine İte İtlik Yapıp Kafa Tutma Beyine Anlasa Dediğimi Sokaktaki Köpek Ağlar Haline Duy Ulan Soysuz Ne Mutlu Türk'üm Diyene!!! ![]() |
|
|
|
|
![]() |
| Etiketler |
| bütünüyle, canakkale |
Şu an bu konuyu görüntüleyen üye sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) |
|
| Konu Araçları | |
| Mod Seç | |
|