Bilgi Kulübü kategorisinde ve Tarih forumunda, bulunan Maveraünnehir'in Fethi konusunu görüntülemektesiniz. Tarihteki hadiselerin belli bir bakış açısından nakledilmesi mecburiyeti, sahih metinlere rağmen, bazen tarihî bir vakıayı öğrenmek yahut anlamak noktasında sıkıntılara ...
|
|||||||
|
Kayıt | SSS | Üye Listesi | Takvim | Konuları Okundu İşaretle |
|
|
#1 (permalink) |
|
Nihayet tepeden tırnağa İslâmî bir kavram olan ‘feth’in zamanla kazandığı ‘bir yeri savaşarak alma, ele geçirme, zaptetme’ karşılığının, asıl anlamını unutturacak kadar ön plana çıkması, ‘Maveraünnehir’in Fethi’ konusunda dikkate alınması gereken başka bir problemdir. Sözlükte ‘açmak’ anlamına gelen ‘fetih’, İslâmî bir terim olarak aslında ‘gayr-i Müslim belde veya ülkelerdeki küfür örtüsünün kaldırılması, buralardaki insanların kalp ve kafalarının İslâm’ın mesajına açık hâle getirilmesi, tebliğe muhatap kılınması’ demektir. Savaşla, askerî galebe ile hakimiyet kurmak yoluyla olduğu kadar, antlaşmalarla, çeşitli usullerdeki davetler ve temaslarla da olur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de ‘fetih’ olarak nitelenen ilk hadise, müşriklerle yapılan Hudeybiye Antlaşmasıdır. Akdedildiği sırada Müslümanların aleyhine gibi görünen, başlangıçta Ashabın çok büyük bir kısmının hoşnutsuzluğuna yol açan Hudeybiye Antlaşması, Kur’ân-ı Kerim’de, üstelik ‘feth-i mübîn’ olarak müjdelenmiştir. ‘Feth-i mübîn’ tabiri, ‘daha ilerisini açan, parlak bir fetih’ anlamıyla İslâm tarihinde küfrün merkezi mahiyetindeki yerlerin fethi ile, başka fetihlere imkan ve zemin hazırlayan, zincirleme başarıların ilk halkası olan fetihler için kullanılmıştır. Bu sebeple, meselâ Mekke’nin veya İstanbul’un fethi ‘feth-i mübîn’ sayılmıştır. Sonuçları dikkate alındığında, Maveraünnehir’in fethi de hiç şüphesiz bir feth-i mübîndir. Zira Selçuklu ve bilahare Osmanlı’nın temsil ettiği İslâm medeniyetinin kumaşı bu bölgede dokunmuş, Maveraünnehir’de yeniden yeşeren ‘salim bir İslâm’ anlayışı, Anadolu’dan Balkanlar’a kadar bu coğrafyadan taşınmıştır. Anadolu’nun manevî fatihleri, Osmanlı’nın temelindeki harcı karan Horasan Erenleri, Maveraünnehir’den akıp gelen kolonizatör dervişlerdir. Gazi-dervişlerin, hem Osmanlı kayıtlarında hem de halk arasında Horasan’a izafe edilmesi, Maveraünnehir’in o dönemde Horasan’ın bir parçası gibi görülmesi ve bu dervişlerin Horasan üzerinden gelmesi sebebiyledir. Maveraünnehir’in fethi, bir ‘İslâm aydınlanması’nın menşei olması bakımından da hayli önemlidir. Bölgenin dar’ül-İslâm kimliği kazanmasını takip eden ilk iki asırda; Farâbî, Harizmî, Birûnî, İbn-i Sina, Buharî, Tirmizî, Darimî, Matürîdî, Dahhak b. Müzâhim, Ebu’l-Leys es-Semerkandî, Fudayl b. İyaz.. gibi zirve isimleri yetiştirmesi, fethedilen diğer yerlerde görülmeyen bir bereketliliktir. Maveraünnehir yahut Aşağı Türkistan’ın Müslümanlaştırılması, bu müşahhas neticeleri kadar, belki bunlardan da ziyade, İslâm’ın kaderinde oynadığı rol ile bir feth-i mübîndir. Fetihten önceki bir asırlık süreçte, müşriklerin değil ama ‘fitne’nin her türünün tasallutundan kurtulmak isteyen Müslümanlar için adeta ikinci bir Habeşistan veya Necaşî Yurdu fonksiyonu ifa eden Maveraünnehir, fetihten sonra da ikinci bir Medine olmuş; İslâm’ın sonraki devirlere salimen ulaşmasında önemli bir rol oynamıştır. Fakat mevcut kaynaklar, Maveraünnehir’in fethini bu vechesiyle anlamak, bu neticeyi izah etmek maksadıyla okunduğunda tatminkar bilgiler vermemektedir maalesef. Hatta özellikle ilk dönem Arap tarihçilerinin aktardığı kronolojik malumat, bölgenin İslâmlaşmasından sonraki gelişmelerle bağdaştırılamayacak bir mahiyet arz etmektedir çoğu zaman. Şüphesiz bu durum, verilen bilgilerin yanlışlığından değil, başta sözünü ettiğimiz bakış açısı tercihinden kaynaklanmaktadır. Bizim tespitimiz odur ki, Maveraünnehir’in fethi, yani burada yaşayan insanların kafa ve gönüllerinin İslâm’ın mesajına açılması, askerî zaferlerin bir neticesi olmaktan öte, hatta belki bunlara rağmen, başka saiklerle gerçekleşmiştir. Bu noktadan itibaren söyleyeceklerimiz, sonuçtan hareketle sebepleri bulmaya matuf satır arası okumalarıdır ve elbette başka bir bakış açısının icbar ettiği tahminlerdir. Maveraünnehir ile Müslümanların ilk teması, Hz. Osman dönemine rastlar. Hz. ömer devrinden itibaren, İran’ın ve Horasan bölgesinin büyük kısmının fethi gerçekleşince, İslâm devletinin sınırları Ceyhun’a dayanmış, zaman zaman nehrin öbür yakasına seferler düzenlenmiştir. Kaynaklar Ceyhun’u ilk defa, Hz. Osman’ın Basra valisi, Peygamberimizin halasının torunu, tabiînden Abdullah b. Âmir’in miladî 650’de; ilk Emevî halifesi Muaviye’nin Horasan valilerinden Hakem b. Amr el-Ğıfarî isimli sahabinin 665’te, Ubeydullah b. Ziyad’ın 674’te veya Said b. Osman’ın 676’da geçtiklerine dair birbirinden farklı bilgiler nakletmektedirler. Yapılan seferlerin mahiyetini dikkate aldığımızda, bunların tamamının doğru olması mümkün görünmektedir. Meselâ Hz. Osman zamanında, Abdullah b. Âmir’in Ceyhun’un hemen güneyindeki fetihlerinden ürken Maveraünnehir halkının anlaşma talebi üzerine diplomatik görüşmeler yapıldığı, Hz. Osman’ın bu görüşmelere binaen bir ahidnâme yazıp gönderdiği anlaşılmaktadır. Muaviye dönemindeki temaslar ise, Hz. Ali’nin hilafeti sırasında kuzeyden gelen muharip kuvvetlerin Horasan’ın bazı şehirlerini yeniden ele geçirmesi badiresinden sonra tedbir almaya yönelik çabalardır. Nitekim Maveraünnehir’e bundan sonra yapılacak bütün seferlerin üssü olan Merv şehrinde, en az ellibin Müslüman Arap’ın bu dönemde iskan edilmesi böyle bir tedbirin işaretidir. Ceyhun’un hemen güneyine yerleştirilen, çoğunluğu Benî Temim kabilesinden Arap Müslümanların bilahare nehrin öbür yakasına geçtiğini, bölgenin Müslümanlaşmasında önemli bir rol oynadığını, meselâ Semerkand doğumlu büyük hadis âlimi Darimî’nin bu kabileye mensup olması gibi örneklerden çıkarmak mümkündür. ‘İlk sefer’in, Said b. Osman’a izafe edilmesi, daha öncekilerin ya çok küçük bir kuvvetle bir nevi yoklama mahiyeti taşımasından yahut önemli bir sonuç elde edememesinden kaynaklanmış olmalıdır. Said b. Osman’ın büyük bir ordu ile gerçekleştirdiği ve çok çetin muharebelere sahne olan bu seferi; bugün Maveraünnehir’in manevî koruyucusu kabul edilen ve ‘Şah-ı Zinde’ diye anılan, Peygamberimizin amcasının oğlu Kusem b. Abbas’ın şahadeti yanında bazı ayrıntılarıyla da bölgenin fethi bakımından önem taşımaktadır. Anlaşma şartlarına bağlı kalmalarını sağlamak için bölgedeki aristokrat ailelerin çocuklarından yüzlerce genci rehine olarak yanına alan Said b. Osman, bunları Medine’ye kadar götürmüş; daha sonraki seferlerde de tekrarlanan bu usul, yeniden memleketlerine dönen rehinelerin beraberinde iyi öğrenilmiş bir dini getirmelerine de vesile olmuştur. Ciddi anlamda Said b. Osman’la başlayan Maveraünnehir seferlerinde, 705-715 yılları arasında Horasan valisi olan Kuteybe b. Müslim komutasında ilk defa tam bir hakimiyet tesis edilmişse de bölge sürekli elde tutulamamıştır. Bu coğrafyanın bütünüyle İslâmlaşması ve Müslümanların hakimiyetine girmesi, Emeviler’in son Horasan valisi Nasr b. Seyyar zamanındadır ve 750’li yıllara kadar uzanır. Neredeyse üç çeyrek asrı bulan bu fetih sürecinde Maveraünnehir, Horasan’ın bir bölgesi olarak görüldüğü için Horasan valilerinin komutasında Merv’den başlatılan akınlarla defalarca katedilmiştir. Zaman zaman ganimet elde etmek, devlet hazinesini zenginleştirmek, bölgeye yerleştirilen Müslüman Arapların güvenliğini sağlamak, buralara kaçan isyancıları yakalamak gibi sebeplerle düzenlenen bu seferler, daha ziyade Horasan’ı muhafazaya matuftur. Bu sebeple de Halife ömer b. Abdülaziz devri ile Nasr b. Seyyar’ın valilik dönemi hariç, kelimenin mefhumuna uygun bir ‘fetih’ maksadı gözetilmemiştir. Horasan; farklı etnik aidiyetleri olan gayr-i Arap unsurları, buraya yerleştirilen Arap kabilelerinin iktidar mücadeleleri, konumu, özellikle de Emevî idaresine muhalefeti ile problemli bir bölgedir. Emeviler, burayı kontrolde baştan beri zorlanmış, kuzey ve doğudaki akraba kavimlerin saldırı ve müdahalelerinden rahatsız olmuştur. Devletin şartlarının ve iç dinamiklerin Maveraünnehir’in kesin bir hakimiyet altına alınmasını imkansız kıldığını bildikleri için de tabii bir engel olan Ceyhun’u, öbür tarafının mümkün olduğunca zararsız hâle getirilmesi gereken bir sınır ittihaz etmişler, Horasan’ı elde tutmaya çalışmışlardır. Bazen karşılıklı katliam boyutlarına varan kanlı çatışmalar, isyanlar, toplu ihtida ve irtidatlarla geçen yetmişbeş yıl boyunca çok kısa süren dönemler hariç, Maveraünnehir’de Emevî otoritesinin tesis edilemeyişi, fakat buranın İslâm topraklarının periferisinde Müslümanlarca bir çeşit serbest bölge hüviyetiyle biliniyor olması, fethi müyesser kılan başlıca âmildir. Zira Emevî hanedanının, Kureyş’in Hz. Peygamberin de mensubu bulunduğu kolu olan Haşimoğulları ile Sahabe’nin pek çoğuna uyguladığı baskı ve bu çerçevede Hz. Ali ahfadını katletme çabaları, muhatapları iki farklı tepkiye sevk etmiştir: Her türlü riske rağmen ülke içinde kalıp siyasî hakimiyet mücadelesini gizlice sürdürmek veya emin bir beldeye hicret edip fitneye bulaşmamak. Değişik şehirlere giden Sahabilerin varlığını bildiğimiz hâlde, siyasî mücadeleyi seçen daha az sayıdaki Haşimoğullarının, tarihin bir aktörü olmakla kayıtlara geçmesi, sessiz sedasız bir köşeye çekilen çoğunluğun yok sayılmasına yol açmıştır. Ceyhun’un hemen güneyinde yer alan Emevî topraklarındaki kabile çekişmelerinden, mezhep propagandalarından, illegal örgütlenmelerden, çıkar çatışmalarından, idarecilerin zulmünden bîzar olan Müslümanların; özellikle de Benî Haşim’e mensup fertlerin, suyun hemen öbür yakasına geçtiği kabullenilmezse eğer, Ehl-i Beyt’e son derece saygılı fakat Sünnet çizgisini de titizlikle gözeten zühd ve takva ağırlıklı bir İslâm anlayışının Mavearünnehir’de nasıl ve niçin oluştuğu izah edilemeyecektir. Kaldı ki Emeviler zamanında, Haccac b. Yusuf’un zulmünden, Abbasîler zamanında da ‘mihne olayı’ diye bilinen sorgulama işkencesinden kaçan yüzlerce İslâm âliminin Maveraünnehir’e sığınması, Ceyhun’un kuzey sahilinin Müslümanlarca öteden beri bir sahil-i selamet gibi görüldüğüne işarettir. Bunun böyle olmasında şüphesiz bölgenin İslâm’ın mesajını özümsemeye yatkın yapısının da büyük payı vardır. Müslümanlarla temasın sağlandığı yıllarda Maveraünnehir, irili ufaklı şehir devletlerinin hüküm sürdüğü bir bölge olmakla beraber, gelişmiş bir tarım ve ticaret ekonomisine sahiptir. Yerleşik hayat yaşayan ve yaygın bir şekilde yazıyı kullanabilen Soğd asıllı ‘dihkan’lar ekonomiyi yönetmekte, yarı göçebe muharip gruplar ise belli bir vergi karşılığında onların güvenliğini sağlamaktadır. Bu düzen içinde insanların etnik ya da dinî aidiyetleri problem edilmemekte, özellikle inançlar konusunda az rastlanır bir müsamahakarlık gözlenmektedir. Bunda, bir dinler mozayiği olan bölgenin öteden beri mazlum dindarların sığınağı hâline gelmesinin payı büyüktür. Müslümanların akınlarından iki asır önce Bizans’tan kovulan heterodoks Hıristiyanların özellikle Hz. İsa’nın ilahlığını reddeden Nasturîlerin, yine Bizans içlerinden kaçıp gelen bir grup Yahudinin buraya yerleşmesi ve bölgedeki kadim dinlerin mistik karakteri, her dinden mazlum ve muhacirlere kucak açan bir geleneği tesis etmiş olmalıdır. Nihayet İpek Yolu güzergâhında bulunan Maveraünnehir’in, bu yolun getirdiği ekonomik canlılık ve refah kadar kültürel alüvyonlarla da zenginleşip derinleştiği bir vakıadır. Kuteybe örneğinde olduğu gibi Emevî yönetimine isyan eden bazı vali ve komutanlara, çok güvendikleri kabileleri ve askerlerinin ihanetine karşılık, bölge ahalisinden oluşan küçük mevali birliklerinin sadakati, Maverünnehir insanının alicenaplığının sık görülen örneklerindendir. Halife ömer b. Abdülaziz’in bu bölgeye daha önce yerleşmiş Müslüman Arapları Merv şehrine taşıma teklifinin, hem yerli halk hem de Araplar tarafından şiddetle reddedilmesi, bu çerçevede değerlendirilmesi gereken önemli bir ayrıntıdır. Tarihî kaynaklar, Maveraünnehir’in nihai fethinin son Emevî valisi Nasr b. Seyyar zamanında 750’de gerçekleştiği konusunda hemfikirdir. Bu cümleden olmak üzere, otuz yıldır bölgede büyük tecrübe kazanan Nasr b. Seyyar’ın Maveraünnehir halkının şiddete boyun eğmeyen, adalete ve mülayemete meyyal yapısını görüp buna göre davranması, Müslümanlardan cizye alınması uygulamasına son vermesi, Türgiş devletinin yıkılmasıyla yerli muharip gücün zayıflaması, Soğdlu dihkanların istikrar arayışı, nihai fethin görünen sebepleri arasında zikredilir. Fakat aynı kaynaklar tam da bu sırada Ebu Müslim Horasanî önderliğinde artık alenileşen Abbasi ihtilalinin, Emevî aleyhtarlığına rağmen Maveraünnehir’de itidal ile karşılanmasını anlamakta güçlük çektiklerini itiraf ederler. Siyasete prim vermeyen, zühd ve takva sahibi Müslümanlarca Maveraünnehir’in kalbine çok önceden girildiğini fark edemeyen, fütüvvet ve melamet ağırlıklı bir tasavvuf anlayışının neden bu bölgede oluştuğunu sorgulamayan, ‘feth’i sadece askerî seferlerin sonuçlarında arayan bütün yaklaşımlar, dün olduğu gibi bugün de birçok şeyi anlamakta zorlanacaktır.
__________________
![]() Hatırlatmayın bana dokuzu beş geçeyi Hele puslu geçen o geceyi Söyletmeyin kasım adlı iki heceyi Bu benim en büyük yasım Bu atamın öldüğü tarih on kasım Türkle Kürdün yoldaş olduğu, Çerkezle Lazın adaş olduğu Alevi Sünninin gardaş olduğu, Mukaddes topraktır vatan Şehitlerin koyun koyuna yattığı, Dosta gurur düşmana korku saldığı Dünyanın hayran kaldığı, Cennet Türkiyem’dir vatan Dağda Üç Beş Domuz Sürüsü Tutturmus Bir Kürdistan Türküsü Eline Almış Bayrak Diye Bir Masa örtüsü Soyu Soysuz Olan Sensin Toprak Senin Neyine İte İtlik Yapıp Kafa Tutma Beyine Anlasa Dediğimi Sokaktaki Köpek Ağlar Haline Duy Ulan Soysuz Ne Mutlu Türk'üm Diyene!!! ![]() |
|
|
|
|
![]() |
| Etiketler |
| fethi, maveraünnehirin |
Şu an bu konuyu görüntüleyen üye sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) |
|
| Konu Araçları | |
| Mod Seç | |
|
|
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Tayyareci Fethi Bey | rx3004 | Asker | 0 | 11-01-2008 09:15 |
| Fethi Gedikli ( 1960) | cüneyt | Akademisyen | 0 | 05-01-2008 09:49 |
| Fethi Gedikli ( 1960) | rx3004 | "Doktor" | 0 | 03-01-2008 05:23 |
| Fethi Tevetoğlu ( 31.01.1916)- (27.11.1989) | rx3004 | Yazarlar | 0 | 22-12-2007 03:53 |
| Heredot Cevdet Istanbulun Fethi | Darkman | Ekmek Teknesi | 0 | 10-09-2007 13:01 |