Her Telden Diğer Konular kategorisinde ve Tiyatro,Edebiyat,Sanat forumunda, bulunan Bilge Karasu'dan Alıntılar konusunu görüntülemektesiniz. DÖNENEN Yalnızlık vardı erkeklerin içinde. Dumanın ardından kadınlar yalnız değil. Kadınlar yalnız olmaz. İçtiğinde bile, dedim. Duman parçalandı. Yalnızlık vardı ...
|
|||||||
|
Kayıt | SSS | Üye Listesi | Takvim | Konuları Okundu İşaretle |
|
|
#1 (permalink) |
|
DÖNENEN Yalnızlık vardı erkeklerin içinde. Dumanın ardından kadınlar yalnız değil. Kadınlar yalnız olmaz. İçtiğinde bile, dedim. Duman parçalandı. Yalnızlık vardı erkeklerin içinde. Kadın dumanların arasından sıyrılıyor, süzülüyordu. Işıklar karardı sonra. Ayrılacağız nasıl olsa buluşmak boş. Kadın, dumanları, akışıklıklarıyla yırtan kuşlara dikmişti gözlerini. Kuşlar ortada dönüyordu. Sonra bir kadının kolları karanlığın içinden geçti, onlara katıldı, kuşlar bu kollara uydu. Kuşlar yalnız değildi. Kadının kollarında yaşıyorlardı hep birlikte. Yalnız olan erkeklerdi.Kadın yanlarındaydı, yalnız olamazdı. Yarın ayrılacak olan o değil benim. İspanyollar dönüyordu ortada. Kabına sığmayan kıvranışlar içindeler kurtulmak istermiş gibi kurtulmanın boş olduğunu akıllarına bile getirmeden. Erkekler kuşlardan daha kuş, ayaklarının yerden kesileceği anı bekliyordu. Kadınlarsa yayılıyor yerde dağılıyorlar dönmeler içinde. Topunun topukları sağır ediciydi. Erkekler başlarını gene önlerine eğdiler. İkimizin de üzerinde ayrılık asılı İspanyollar döne dursun neden onlara bakmaktan içmekten gözümüzü örtünün ak üstüne ak nakışlarına dikmekten daha iyi bir şey yapamıyoruz. İspanyollar yay bükümleri içinde toprağa bütün ağırlıklarıyla bastılar. Uçmaktan bu gecelik de vazgeçtiler. Erkekler kadının unutmuştu bir ara. Birden hatırladılar. Ağır Ağır içiyordu. Herhangi bir gece onun için çer de bakar da. Bakıyordu ortaya gelen Barlini’ye. Baktık on parmağında sekiz çubuk, çubukları dengede tutuyor, tabaklara isteğince can veriyordu. Tabaklar, çubuklar, makaralar, sepetler, şapkalar, havaya uçtu, döndü, fırıldadı, kondu, eline, alnına, burnuna. Herkes ona bakıyordu. O, tabaklarına dikmişti gözünü. Onlara karşı: yalnızlığın örten dalgası içinde. Işık çevresinde dalgalanırken bile. “Çocukluğunda Anasından dayak yemiştir” dedim. ”Okula gitmemiştir bu işleri kavramağa çalıştığı günlerde. Anasını ağlatmıştır belki. Dövünmüştür arkasından kadın, oğlum serseri oldu diye” Duman çekilmiyordu sözlerimin önünden. Sustum o zaman. Üçümüz de içiyoruz boş lakırdılarla gülmekten kaçınmak için olsa gerek. Güldü karşımda, ağzının yalnız bir köşesiyle. Konuşmamak en iyisi. Yalnızlığı oyalamak yakışık almaz ama yarını düşünmeli yüz adım ötede bir yerde ayrılacağız yarın, yarın da değil bugün on sekiz saat sonra yatıp uyumak bu on sekiz saati böler de uzatır da. İrkildik. İşte bundan fazlasını hiçbir zaman göremeyeceğim üçü de zenci kırması böyle bebopu anlarım bir gövde bundan fazlasını yapamaz uçuyor bunlar kadın bodur erkekler sırım gibi konmadan uçuyorlar uçtular. Kadın doygun bir küskünlük içindeydi. Adamlar gene üzünç çalıyorlardı çalgılarında. Ortada dönenler vardı. Biz yalnızız bu kedi de kucağıma çıktı sapsarı tüyleri dökülüyor bahar geldi mırıltısından boğulacak bu yabancı yerde bile yalnız değil kucağımda. Trenler artık uzaktan değil yakından ötüyordu. Çanın sesi duvarın arkasında. Paralar alındı, paralar verildi. Otomobil karanlıktı. Açık pencerelerinden baharla birlikte ölümü görüyorum bu ölüm aylarında bu yıl da öleceğiz yarını o düşünmüyor sarhoş belki ben de çok içtim önce evde içtik sonra orada yarını ben düşünüyorum. Öleceğimizi bilmeliydik. Bileti üç saat önce aldım. Durmadan ölümler içinde ufalanır dururdum, öyle kaldım. Her ölümden sonra daha yoksul, her ölümü daha doğumunda hazırlayarak, sürükleme içinde, sürüklendiğimi bile bile, ölümü en kısa gönenç içinde bile beklemek. Dost ölümdedir. Bileti bir kaç saat önce aldım. Ama dünden beri aldığımı söylüyordum. Ölüm gerek bana. Varsınlar evlensinler. Ölümü ararım ben. Ayrılık öncesi aksar her zaman. Boş boş bakılır gözlerin içine. Sırıtılır, el sıkışılır, sigara içilir. Üst üste. Aynı şeyi yapar dururuz, aynı hareketi, aynıyı yenilemektir elimizden gelen. İki saat önce yabancılar karıştı aramıza, tren kalkıncaya değin ayrılmadılar. Onlar ayrılmadı, onlar kaldı ben gittim. Yabancıların yanında büsbütün yabancılaştık. Sırıtıldı, el sıkışıldı, sigara içildi. Tiksindim. Ayrılmadık, ayırdılar. Hepsi sevinç içindeydi. Kimse kimseyi kıskanmıyordu. Ben kıskandım. Bahar havasında vagonların penceresi açılır. İçeriye ölüm esiyor. Yenisi, yenilenecek olanı. Baharın mavisinde ölmeliyim. *************** Gece Gece nerede, hangi anda başlar? Buna hangimiz karar verebildi? Gecenin geleceği, geldiği, indiği, sardığı, gömdüğü, hep birer benzetim olarak söylenebilir; gecenin üzerimize kapanmakta olduğunu, bizi ezeceğini hepimiz gördük. Hangimiz, kaçınılmaz olduğu bilinen şeyler karşısında bile, kendini biraz daha aldatmaktan, bu kaçınılmazdan kaçılabileceği , belki de bu korkulanın başa hiç gelmeyeceği umuduna- bütün boşluğunu bilerek-kapılmak çocukluğunu göstermekten utanç duydu? Hiçbirimiz, dense yeridir sanırım. Gecenin çoktan bastırdığını bildiğim halde daha yeni yeni akşam oluyormuş gibi yazı yazmaklığım, kolaylıkla, yapıntının özel özgürlüğünden dem vurarak açıklanabilir; öykücü, öyküsüne istediği yerden başlayabilir demek, güç olmasa gerek. Ama bu başlangıcı seçerken kendimi hala bir takım umutlara, boş avuntulara salmış olmuyor muyum? Gece, yazdığım gibi, ağır ağır yayıldı ovaya, sonra tepeleri de boğdu. Yeraltı saraylarından söz ederken, bir takım büyük yapıların bodrum katlarında, beden eğitimi yapıldığı, çeşitli oyunlar oynandığı anlatılan salonları düşünüyordum. Bir masal havası içerisinde anlattıklarım karşısında kendime de, okurlarıma da kimlerse bunlar... Bu yazdıklarımı birileri okuyacakmış gibi davranıyor muyum gerçekten? Yoksa... anlatılana inanmamak hakkını tanımış, bu hakkı tanımak için uğraşmış olmuyor muydum? En azından, okurlarım olabileceğine inanmak istiyordum. Oysa şu anda biliyorum ki, benim dışımda bu yazdıklarımı okuyacak, okuyabilecek tek kişi var. Bu kişi defterimi yok etmeyebilir de. Karar vermek bana düşüyor. Şu birkaç defterimi yırtıp yakmak, külünü yemek mi, bitirip her şeyi ona da okuttuktan sonra yok etmek mi, yoksa, ona bırakmak mı gerekir? ******************* Masal Üzerine Yazı yazmanın sorunları, elbet, yazıyla birlikte başlar. "Her şey kağıdın başına oturmamla başlıyor." diyen yazarları çok iyi anlıyorum. Ama yazından öncesi beni hep düşündürmüştür. Garip bir süreçtir bu. Bende şöyle oluyor: Başta belirsiz birtakım duygular, imgeler, gerginlikler var, galiba... Gene de bunları başka duygulardan, imgelerden, gerginliklerden ayıran bir şey olsa gerek... Özellikleri, bunların önce söze, sonra yazıya çevrilebileceğinin düşünülmesi, tasarlanması. Dolayısıyle, bunun düşünülebildiği bu noktanın bile, başlangıca göre epey ileride olması gerekiyor. Bunlar yavaş yavaş bilinç alanına giriyor, aydınlanıyor. Gerginlikler, belirsiz de olsa, birtakım durumlar sezdiriyor zamanla. Bir çeşit "gönül yordamıyle" ilerlerim bu karanlıkta. Ağır ağır belirginliğe erme bilinç alanına girme, aranıp bulunmuş bir söz kalıbına dökülme işlemi, buradan da yazıya gitme, sırasında, yıllar sürebilir. Biçimlenme denemeleri, denge vurgu denemeleri gelir art arda; gelir, geçer. Kimi zaman oklar, değirmiler, baklavalar, sözcükler arasında köprüler kurar. Yaşamayla birlikte, gündelik yaşamıyla birlikte, bu tasarı kırpıntılarını unutur, kağıtları atarım; ya da tersine, daha temiz; daha büyük bir kağıda geçiririm; biraz daha dayanıklıya benzemeğe başlar bunlar. Bir gün, "çekirdek" adını verdiğim bu imge, bu durum, yazılabilecek hale gelir. "İşte o zaman oturur, yazarım." diyebilmek isterdim ya, öyle olmuyor her zaman. Bol vakitler ararım kendime, bulamam. Ya da yorgunumdur, mızmılığım üstümdedir. Kusur bunlar, kusur ya, hala düzeltemedim. Düzeltemem de galiba bu gidişle... Vaktimin tümünü yazıya verebilmeği isterdim; çeşitli nedenlerden ötürü, bunu başaramıyorum. Az yazmam, hem bu durumun sonucu oluyor, hem de bu sorunun çözümü... Vakti, gücü bulduktan sonra yazmaya başladığım metin üzerinde sürekli de çalıştığım olur, kesintili de... Sürekli çalışabildiğim zamanlar, üç dört ayda, dokuz on ayda bitirdiğim metinler var. Yazarken karşılaştığım güçlükler, ya da beğenmediğim bir metni bekletme yüzünden, birtakım öykülerin, masalların yazılışı birkaç yıla yayılmıştır. Masallarımdan biri; "Usta beni öldürsen e!" başlığını taşıyor. Bu masalın oluşumundaki çekirdek, bir söz kalıbına girdiği zaman şu biçimi almıştı: "Birinin ölmeğe başladığını görmek, bunun farkına varmak." Şimdi, diyeceksiniz ki, her canlı; her yaratık; doğduğu anda ölmeğe başlamıştır... Ama benim demek istediğim o değildi. Yakınlarınız, yakından bildikleriniz, sevdikleriniz bir süre; sanki hiç ölmeyecekmiş gibi gelir size. Bilginizle, bilincinizle, usunuzla, her ölümlü gibi onların da öleceğini bilseniz bile, bu böyle. Kendi ölümümüz için de aynı şey söz konusudur. Ama bir gün, bir im, küçük bir belirti, o düş köşkününyıkılmağa başladığını haber verir size. Bilinçaltınız buna gene karşı koyar ya, görmemezlikten gelemyeceğiniz bir şey yavaş yavaş size kendini kabul ettirir. Çok yakınınızsa bu insan, birlikte yaşıyorsanız, ölümün adım adım ilerlediğiini görürsünüz bu bildik bahçede. Belirtmek isterim, bunları metni açıklamak için değil, metnin oluşumunu anlatmak için söylüyorum. "Birinin ölmeğe başladığını görmek, bunun farkına varmak..." en azından iki kişiyi gerektirecek bir durumdu. Bu iki kişinin ilişkileri ne olabilirdi? Bilinçaltının bu çalışmadaki payını unutmamalı ya, bu, apayrı bir konu. Yalnız, bu soru; zamanla; cambazlık konusuna, cambazlara, usta ile çömeze götürdü beni. Ustasının ölümüne yol açmak korkusu içinde yaşayan çömez ne olurdu? 1969 yılının nisan ayında yazmağa başladığım metinle 1970 yılının ağustos ayında yayımlanan metin arasında, yanılmıyorsam, dört ara metin yazdım. İşte, işçilik, yazı yazma işi, bu süre içerisinde incelenebilmeliydi. Neden incelenemeyeceğini biraz sonra söyleyeceğim. Tek metin, üç taslaktan ortaya çıktı. Bu taslaklar, masalın tümünün taslakları değildi. Aşağı yukarı masalın aynı yerini, daha sonra elyazmasının 2..., 3..., 4... sayfaları olacak yerini, değişik biçimlerde üç kez yazdım. Bu üç taslak ilk biçimlenişe yol açtı. İlk dengeler kuruldu. Daha sonra yazdığım metinlerle belirli çizgiler boyunca temaları geliştirdim; masalın öğeleri arasındaki çeşitli ilişkileri saptayıp ortaya çıkardım. Bir örnek olsun diye söylüyorum: Çömezin sesini, çömezin düşüncesini, sürekli bir ikirciklik içerisinde tutmak için ne yapmam gerekirdi? En büyük güçlüklerden biriyle, ne yapmam gerektiğini ararken karşılaştım. Ama bu sözü burada kesmem gerek. Yazının gelişmelerini ancak metinlerin karşılaştırılması yoluyla izleyebiliriz. Her yeni metni yazdığımda bir öncekini yırtıp attığıma göre, bu dediğimi kendim de yapamam, başkası da yapamaz. Masalın başlaması 14 ay önce çalışması ile, yanılmıyorsam, iki yıl sürdü. KİMDİR ![]() Bilge Karasu (1930 - 1995) Öykücü, romancı ve denemeci Bilge Karasu 1930'da İstanbul'da dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde öğrenim gördü. Ankara radyosu dış yayınlar servisinde çalıştı. 1963 yılında, Rockfeller bursuyla gittiği Avrupa'dan dönerek çevirmenliğe başladı. Ölümüne kadar Hacettepe Üniversitesi'nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. 1950 kuşağı öykücüleri arasında, bireyin sorunlarına ağırlık veren, onun günlük hayatındaki açmazlarını derinlemesine işleyen bir yazar olarak öne çıktı. Sevgi, dostluk, yalnızlık, tutku, inanç/inançsızlık, korku ve ölüm gibi kavram ve temalardan hareketle çağrışımlara yaslanan, eğretileme ve simgelerden bolca yararlanan bir dil aracılığıyla kendine özgü bir dil geliştirdi. Gerek sözdiziminde denediği yeni olanaklar, gerekse dilin yapısı yönündeki araştırma ve önerileriyle anlatımın sınırlarını zorladı. "Metin" olarak adlandırdığı kimi ürünlerinde resim ve müziğin açılımlarını düzyazıya taşıdı. Edebiyatla felsefenin belirli bir denge içinde rahatlıkla kaynaştığı kitaplarında Türk edebiyatının özgün örneklerini verdiği kabul edildi. İlk öyküleri "Seçilmiş Hikayeler" dergisinde 1950'de yayınlayan Karasu, öykülerinden derlediği ilk kitabını da 1963'de yayınladı. Lawrence'den çevirdiği "Ölen Adam"la kazandığı TDK çeviri ödülü de aynı tarihe rastlar. 14 Temmuz 1995'de pankreas kanseri tedavisi sürerken Hacettepe Üniversitesi'nde yaşama veda etti. Vasiyeti üzerine bütün yapıtlarını yayımlayan Metis yayınları tarafından kitaplarının gelirinden elde edilen parayla adına Edebiyat Bursu veriliyor. Ödülleri: 1963 Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülüm - D. H. Lawrence'den çevirdiği Ölen Adam 1970 Sait Faik Hikaye Armağanı - Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı 1991 Pegasus Ödülü - Gece 1994 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü - Ne Kitapsız Ne Kedisiz Bu mesaj en son " 01-09-2007 " tarihinde saat 15:15 itibariyle Mülteci tarafından düzenlenmiştir.... |
|
|
|
|