Her Telden Diğer Konular kategorisinde ve Türk Ve Dünya Tarihi forumunda, bulunan Deniz Kavimleri konusunu görüntülemektesiniz. Mısır yazılı kaynaklarına göre MÖ 13. yy sonları ile 12. yy başlarında birçok Yakındoğu devletinin yıkımına neden olan ve "kuzeyden ...
|
|||||||
|
Kayıt | SSS | Üye Listesi | Takvim | Konuları Okundu İşaretle |
|
|
#1 (permalink) |
|
Tarihte daha çok "Deniz Halkları Göçü" adıyla tanınan bu göç hareketi, "Deniz Budunları Göçü", "Deniz Kavimleri Göçü", "Ege Göçleri", "Ege Halkları - Budunları, Kavimleri - Göçü" ya da yalnızca "Kavimler Göçü" gibi farklı adlarla da anılırlar. Gerçekte "Sea People" yani "Deniz Halkları" terimi, Fransız bir Mısır tarihi ve dili uzmanı olan Gaton Maspero tarafından ilk kez 1881 yılında ortaya atılmış "yeni" bir adlandırmadır. Mısır yazıtları üzerinde genellikle "adalardan" ya da "denizin ortasından" geldikleri ifade edilen bu halkların tek tek isimleri de verilmiştir. Adlandırma tartışmaları ne olursa olsun, bu olayın incelenmesi söz konusu olduğunda göçten önce, göç olayının seyri sırasında ve sonrasında, Ege Havzası, Anadolu, Kuzey Suriye ve Doğu Akdeniz'deki ne kadar halk ve devlet adı ve varlığı varsa hepsi işin içine girer ve bunların tarihsel, toplumsal, siyasi, kültürel ve konumlanmalarına (lokalizasyon) ilişkin durum ve tartışmalar da kendiliğinden konuya dahil oluverir. Toplumların yer değiştirmesi olayına, bir de söz konusu bölgeleri ve çağı ilgilendiren kronolojik, teknolojik değişmeler ve gelişmeler ve toplumlararası ilişkiler boyutu da eklendiğinde, gerçekte çok geniş bir bölge ve karmaşık bir dönemin sorgulandığı açıkça ortaya çıkar. Bu olayla birlikte Tunç Çağlar'ın bittiği ve Anadolu'nun doğusu hariç tümünde Demir Çağlar'ın başladığı kabul edilir. Demir ya da daha doğru bir deyişle :-):-):-):-)l işleme teknolojisindeki köklü dönüşümler ve sonucunda meydana gelen savaş aletlerindeki değişim, yeni başlayan dönemin özelliklerini ve önemini gösterir. Tüm bu olgulara ek olarak bu göç olayının, eski ve köklü doğu dünyasının karşısına yeni bir Ege dünyasının doğuşunu hazırlayan etmenleri içinde barındırmış ve Eski Doğu ile Eski Batı arasındaki ilişkileri birbirine daha çok yaklaştırmış olması da, konunun bir çok araştırmacı tarafından ilgiyle incelenmesine neden olmuştur Ege Göçleri'nin ve konuyla ilgili çalışmaların bir başka özelliği ise, 13. yy sonlarındaki tüm Yakındoğu'nun Tunç Çağ kültürleri ve göçler sırasında adı geçen halk, devlet ve ülke isimleriyle, olayların gerçekleştiği dönemden sonraki gelişmeleri "Karanlık Çağlar" ve hatta 400 500 yıl sonrasındaki Frig, Muşki, Lydia vb. uygarlıkların tarihini ve onlarla ilgili bazı sırları da ilgilendiriyor olmasıdır. Yukarıda aktarılan tüm bu olguları ortaya koyabilmek için, bu göçlerin nereden ve ne sebeple başladığını, nasıl bir gelişim çizgisi izlediğini ve ne gibi sonuçlan olduğunu ortaya koymak oldukça ayrıntılı ve uzun süren bir araştırma süreci isteyeceği gibi, konuyu aydınlatabilmek için şimdikinden daha güvenilir ve zengin arkeolojik verilere de ihtiyacımız olduğu ortadadır. Bu nedenle bu çalışmada daha çok göçler öncesi Ege ve Yakındoğu Dünyası ile Göç olaylarına ilişkin bilgi veren yazılı ve arkeolojik kaynaklar ve Göç'lerin etki ve sonuçlan üzerinde genel nitelikleriyle durulacak ve konunun detayları ve özellikle de lokalizasyon tartışmaları üzerinde çok fazla yoğunlaşılmayacaktır. Yazılı ve arkeolojik verileri değerlendirdiğimizde, MÖ 1700 ile 1200 yıllan arasındaki Geç Tunç Çağ'da, Ege ve Doğu Akdeniz çevresindeki ve Anadolu'daki toprakların birçok ileri feodal toplumlar tarafından yönetildiğini görmekteyiz (Lev. 1. 2). Batıda, Ege Havzası'ndaki Kıta Yunanistan (Hellas)'da, küçük ama zengin ve etkili krallıklar, adını en ünlü kentleri olan Mycenae'dan alan Myken (Akha) uygarlığını yaratmışlardı. Dönemin sonlarına doğru üstünlüğünü Mikenlere kaptırsa da, Ege'de II. bin yılın en önde gelen ve zengin deniz krallığı, Girit'in Minos uygarlığıydı. İç Anadolu, Kızılırmak Nehri yayı içindeki Hattuşaş'ta ikamet eden Büyük Kral'ın Hitit Devleti tarafından yönetiliyordu. Anadolu'nun güneyinde, merkezi Habur Nehri Vadisi olmak üzere Kuzey Suriye ve kısmen Filistin'de Mitanniler, bölgenin ve dönemin en büyük siyasal varlıklarından biriydi. Mezopotamya'da Babil ve Asur Devletleri ile Suriye ve Filistin'de ise aristokratlar ve daha küçük kabile reisleri tarafından yönetilen çok sayıda devletler mevcuttu. Aynı dönemde, Mısır'da ise Yeni Krallığın firavunları, Abu Simbel, Karnak ve Luxor'daki meşhur tapınakların yapımına başlamışlardı. Tüm bunlara ek olarak, Adriatik Denizi'nden Pers Körfezi'ne değin uzanan bu devletler arasındaki bazı bölgelerde, örnekse Hitit Krallığı ile Myken Krallığı arasında kalan Batı Anadolu'da olduğu gibi çeşitli kent devletleri, kabileler ya da halk grupları kimi zaman büyük egemen devletlerden bağımsız bir politika sürdürebilmişlerdir. Geç Tunç Çağ'ın Ege'deki büyük siyasi birimlerden Minos, yaklaşık MÖ 15. yy ortalarından başlayarak denizlerdeki daha önceye varan ticari ve siyasi egemenliğini yitirmişti. Minos uygarlığının bölgedeki etkin yerini, MÖ 1400 - 1200 yıllan arasında deniz egemenliğini ellerinde tutan Hellas'taki Myken Akhaları almıştır". Gerçekte Mykenler, daha MÖ 2. bin yılın ortalarından başlayarak Doğu Akdeniz ve Anadolu kıyılarında ticaret kolonileri kumaya başlamışlardı. Arkeolojik kanıtlara göre MÖ 16. yy'da Miletos'ta yerleşmiş olan ve Homeros'ta "Akhaioi" adı altında anılan Akhalar, yani Mykenler'in izlerine. Batı Anadolu kıyısındaki Miletos, Ephesos, Müskebi, Colophon, Smyrna, Klazomenai gibi merkezlerde rastlanmıştır. Bu durum, göç öncesi dönemde, başka bir deyişle Geç Tunç Çağ'ın sonlarında, koloniler kurmak üzere Batı Anadolu'ya gelen Mykenler'in varlığına ve belki de MÖ 14. yy ve 13. yy Hitit kaynaklarında sözü edilen ve bu çalışmada da sık sık adına rastlayacağımız "Ahhiyava Krallığı"na işaret eder. Ancak bu güçlü ve dinamik uygarlık 13. yy'ın sonlarına doğru yayılma güçlerini ve .Akdeniz'deki ticari girişimlerini yitirmiş bir durumdaydılar. Aynı çağda, Anadolu'nun batısındaki bir diğer uygarlık. Kuzeybatı Anadolu ve hatta tüm Küçükasya'nın dönemindeki en meşhur ve destansı kenti olan Troia VI (MÖ1800 - 1275)'dır. Hitit ve Myken uygarlıkları ile çağdaş bu yerleşmede yazı bilinmemekle birlikte, kültür yüksek bir düzeye ulaşmıştı. Troia VI nın son. yerleşim katı olan VI h'de, Homeros'un Ilyada ve Odysseia destanlarında konu ettiği, Priamos'un ünlü kenti bulunuyordu. Daha önceleri yalnızca Orta Anadolu bölgesindeki bir güç olan Hitit Krallığı, MÖ 14 yy. ile birlikte büyük bir imparatorluğa dönüşmüş ve bu imparatorluğun sınırları artık çekirdek bölge olan Kızılırmak yayı içindeki topraklan aşmıştır. Bu ivmeyle birlikte Mitanni Krallığı etkisindeki Kuzey Suriye'nin Hititler'in egemenliği altına girmesiyle, Önasya'da iki büyük ve belirleyici güç ortaya çıkmıştır: Hitit İmparatorluğu ve Mısır Krallığı. İki ülke arasında, Güney Suriye'deki Kadeş kentinde MÖ 1286/5 yıllarında yapılan savaş, uzun yıllardır aralarında devam eden Suriye'ye hakim olma savaşımına son noktayı koymuştur. Suriye, biri kuzeyde Hitit, diğeri de güneyde Mısır egemenliğinin oluşturduğu iki bölgeye ayrılmıştır. Dönemin ve Yakındoğu'nun en önemli siyasi gelişmesi sayılabilecek bu savaşın anlatıldığı Mısır kayıtlarında geçen bazı ifadeler, bizim için en az bu olay kadar önemlidir. Bu kayıtlarda, Hititler ve onların bağlaşıklarından bahsedilir. Batı Anadolu'dan Arzawalılar ve Lukkalar, kuzeydoğudan Kaşka boylan, güneyde Kizzuvvatna, Halep, Ugarit ve bizzat Kadeş'ten gelen birliklerden ve tüm bunları II. Ramses'in ordularının yenip, Hitit kralını ateşkese mecbur ettiğinden söz eden yazıtlar, göç olayı öncesinde MÖ 13. yy'da, Anadolu'daki siyasi güçleri ve bağlantılan anlayabilmemizi sağlarlar.Ancak, Ramses'in bu savaşı aktarış biçimi çok kuşkuludur. Bu olayı anlatan Hitit metinlerinde ise, Mısırlılar yenilmiş ve Hitit Kralı II. Muwatalli büyük bir savaş kazanmış olarak gösterilir. Görüldüğü gibi her iki devletin yazılı kaynaklan da, bugün bizim gerçekliğini kuşkuyla karşılayacağımız ifadeler içerirler. Kadeş Savaşı'ndan sonra Mısırlılar geri çekilmiş ve Amurru, Kadeş ve Şam çevresindeki yöre olan Apu, Hitit egemenlik alanına girmiştir. Geç Tunç Çağ'da Hitit Krallığı ve Mitanni Devleti'nin doğusunda, Kuzey İrak'ta ise yeni bir güç olan Orta Asur Krallığı ortaya çıkmaya başlar. Bu krallık, Mısır ve Hitit etkinlik alanlarını doğrudan ilgilendirmese de, her iki krallıkla da ilişki içindeydi. Mısır'ın egemen olduğu bölgelerle ilişki içinde olan bir diğer güç ise Kassit egemenliğindeki Babü'dir. MÖ 14. yy'da, Levant'ta, batıdan gelen yeni bir halk iki yüzyıl boyunca Akdeniz'in doğu yarısındaki tüm ticareti ve pazan ellerinde bulundurmuştur. Bu yeni halk Mykenler'dir ve yalnızca ticaret yapmakla kalmamış, Kenan (Canaan, bugünkü İsrail, Şam bölgesi ve Lübnan'ı içine alan bölge) kentleri içinde tüccarlık kurumunu da yerleştirmişlerdir. Mykenler, özellikle Kuzey Suriye'deki Ugarit ve AJalah'ta yoğundular ve MÖ 13. yy ile birlikte etkin bir biçimde Kıbrıs'ta da ticari aktivitelerde bulunmuşlardır. Doğu Akdeniz'deki Ugarit kenti görünüşte Mısır'a bağlıydı, ancak Hitit yetkisine de boyun eğmişti. En parlak dönemini MÖ 2. bin yılın ikinci yarısında yaşayan bu önemli ve zengin liman şehri, ticari becerilerinin yanında, Hitit ve Mısır yetkililerine karşı Ugarit yöneticilerinin politik cambazlıklarıyla da ünlüydü. Yakındoğu'nun en büyük siyasi güçlerinden Mısır'da, Hyksos Dönemi'nden sonra (MÖ 1650 - 1551) 18. Sülale yönetiminde Yeni Krallık başlar (MÖ 1551 - 712). Yeni Krallık ile birlikte, kuzey komşularla olan geleneksel ticari ilişkiler tekrar gelişmeye başlar ve bütün politik güçlerle diplomatik ilişkiler geliştirilir. Aynı dönemde Mısır'ın Kenan bölgesine doğru yaydım politikası izlemeye başladığını ve bunun sonucu olarak Thutmosis 111 (MÖ 1490 - 1436) Krallığı zamanında, bu bölgenin Mısır tarafindan alındığını bilmekteyiz. Thutmosis III'ü takip eden firavun Ramses II (MÖ 1290 - 1223) döneminde, Mısır'ın yayılım politikası Suriye'yi de içine alacak şekilde en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Bu aynı zamanda Mısır'ın politik güç olarak yayılımının da sonu olmuştur. Mısır, karşısında Hitit Krallığı'nın askeri gücünü bulmuştur. Ege dünyası, Anadolu toprakları ve Doğu Akdeniz'in sakinlerinden oluşan bu çeşitli büyüklük ve güçteki devletler, birbirleriyle zaman geliyor müttefik oluyorlar, diğer bir zamanda ise savaşıyorlardı. O dönem için yazıyla desteklenen bir saray yönetimi siyasi sistemin tipik bir özelliğiydi. Hemen hemen hepsinde otokratik (baskıcı) yöneticiler profesyonel orduları idare ettiler ve ülke içinde ve dışında ekonomik firsatlan kendi çıkarlarına göre kullanmayı başardılar. Birçoğu, oldukça üstün kalitede mal üretimi yapabilen sanat kollarında uzmanlaşmış ve çok iyi gelişmiş sosyal yapılara (hiyerarşi) sahipti. Bu durum Doğu Akdeniz'in hemen her yerinde ülkelerarası ticareti kamçılamıştır. O dönemin ve politik güçlerin arasında bir başka önemli gerçek ise, tüm bu devletlerin ortak ekonomik çıkarlarının çoğunlukla Yakındoğu'nun ticaret yollarının kavşak noktası olan Kuzey Suriye ve Filistin sahillerinde odaklaşmasıydı. Genel bir çerçevesi çizilen bu politik oluşum, eldeki verilere bakılırsa MÖ 1200 yıllarında birden bire dağılmıştır. Bu dönem aynı zamanda Geç Tunç Çağı'nın sonunu getirmiş ve "Demir Çağlar"ın başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Bunu takip eden dönem ise, Ege Havzası ve Anadolu'da Fırat'ın batısında yazılı kaynakların bütünüyle susması nedeniyle, farklı bölgelerde farklı süreçler halinde yaşanmış olan 'Karanlık Çağ' olarak da anılmıştır. Yukarıdaki tanıma göre, Anadolu'nun orta ve batı bölümlerinde "Demir Çağlar"in başlangıcı, seramik malzemeden çok sözü edilen "Deniz Kavimleri" felaketi ve bu felaketin izleri ile simgelenmektedir. Buna karşın, Fırat Nehri'nin doğusunda kalan Doğu Anadolu topraklan ve özellikJe Van Gölü Havzası için durum aynı değildir. Bu yöredeki arkeolojik malzeme ve bölge tarihiyle ilgili yazılı kaynaklar, bu bölgede mutlak bir "Karanlık Çağ" yaşanmadığını gösterir. Batı ve Kuzeybatı İran ve Doğu Anadolu'da, Erken Demir Çağlar'ın başlangıcını (Demir Çağ I ) simgeleyen olay, bu yörelere ilk Iranlılar'm gelişi ve buralarda "gri seramik"in ortaya çıkışı ile belirlenir. Bu tarih ise MÖ 1450 - 1400 yıllarıdır ". ARKEOLOJİK VE YAZILI KAYNAKLAR IŞIĞINDA DENİZ KAVİMLERİ Doğu Akdeniz'deki modern kazılar, Geç Tunç Çağ'm giderek büyüyen ve zengileşen uygarlıklarının ani ve şiddetli yok oluşlarına dair kanıtlar sağlamışlardır. Bir kaç yıl içinde ya da bir çoğunda bir kaç on yıl içinde, yukarıda adları geçen halkların bazıları, içlerinde en hızlı ortadan kaybolan Orta Anadolu'daki büyük ve güçlü Hitit İmparatorluğu ile birlikte tamamen çökmüşlerdir. Kuzeybatıda Troya'dan, Suriye kıyısındaki Ugarit'e ve güneybatıda Nil Deltası'na kadar her yerde, kimlikleri bilinmeyen saldırganlar ülkelerarası ticaret merkezlerini ve liman şehirlerini yaktılar ve yerle bir ettiler. Bu şiddetli saldırıların ardından tahrip edilmiş şehirler ya bir daha yerleşilmemek üzere terk edilmişler ya da yalnızca önemsiz bir ölçekte yeniden kurulmuşlardır. Geç Tunç Çağ'ın aristokratlar tarafından biçimlenmiş uygarlıkları, çobanların toplumu haline gelmiştir. Çoğu bilim adamına göre savaş bittiğinde bütün diller ve yazılar yok olmuş ve yukarıda da sözü edilen bir "Karanlık Çağ" başlamıştır. Yine çoğu araştırmacıya göre bu ani çöküş, Akdeniz'in erken dönem tarihinde ve bu dönemin etrafını saran çok sayıda arkeolojik sır içindeki en dramatik olaylardan biridir. Bu tarihi dönüm noktasıyla mantıklı bir biçimde ilişkilendirilebilecek olayların ilki, eğer İlyada ve Odysseia destanlarının en azından tarihi gerçekliğin bir özünü içerdiğini kabul edersek, bu kriz dönemi içine yerleştirilmesi gereken Troya Savaşı'nın Homerik anlatışıdır. Olayların ikinci grubunu ise "Deniz Halkları" olarak adlandırılan halkların göç hareketleri oluşturur. Birçok bilim adamının "Deniz HalklarTnı tanımlama çabalarına karşın, bizler hala bu halkların çoğunun kimler olduklarını, nereden geldiklerini, neden saldırılarda-bulunduklarını ve bu hareketten sonra nerede ve neden gözden kaybolduklarını kesin olarak bilememekteyiz. Araştırmacılar, Deniz Halkları'nın bu siyasi yıkımların bir nedeni mi yoksa bir sonucu mu olduklarından da hala emin değildirler. Gerçekten de "Deniz Halkları" birer fatih mi, korsan mı, kaçak mı, yoksa mülteci miydiler? Genel olarak kabul edilen görüşe göre, Ege ve Doğu Akdeniz'de büyük sarsıntılara neden olan kavimler göçü olayı, kuzeyde Balkan Yarımadası'nda Illyr ve Thrak kavimlerinin aralarındaki çalkantılardan doğmuştur. Kitlesel kavimler göçünün izleri, italya'da, Yunanistan'da, Ege Adaları'nda ve Anadolu'da olduğu gibi, bazı yerleşmelerin MÖ 12. yy'a karşılık gelen tabakalarında görülen büyük yangın izleriyle kanıtlanmıştır. Ege göçlerinin birden bire ortaya çıkmadığı, MÖ 15. yy'da başladığı, ancak en yoğun döneminin MÖ 12 yy'ın ilk çeyreğinde yaşandığı Mısır kaynaklarından anlaşılır. Geç Tunç Çağ, Anadolu ve Doğu Akdeniz'de yazılı kaynaklar açısından oldukça zengin bir dönem olmasına karşın, Anadolu, Suriye ve Filistin bölgelerindeki devletlerin sonunu getiren gelişmelerle ilgili yazılı buluntular yok denecek kadar azdır. Oldukça karmaşık ve tartışılan (speküle edilen) bir olay olan Ege Göçleri'yle ilgili bazı kanıtlar elde etmek istersek, yine Anadolu, Suriye ve Mısır'dan gelen kısıtlı yazılı belgelere dayanmak durumunda kalırız. Bu konuda yararlanabileceğimiz ilk ip uçları, bir kısmı çivi yazısı olan ve tarihsel olarak tümüyle olmasa da, belirli ölçüde güvenilir kayıtlardır. Ancak bunların bir bölümü oldukça kısa olan Mısır yazılı belgeleridir ve ayrıca Mısırlılar'ın yabancı isimleri yazarken kullandıkları hatalı lokalizasyon sistemi nedeniyle değerlerinden büyük ölçüde kaybetmişlerdir. Kullanılabilen ikinci bilgi grubu ise, Yunan efsane geleneklerinden elde edilen ipuçlarıdır. Bunlar her ne kadar şüpheli görünseler de tamamen yadsınmamalıdırlar. Barnett'e göre tüm bu bilgi kaynaklarına karşın, konuyla ilgili tablo açık olmaktan uzaktır ve bazı ün peşindeki ve öznel görüşlü kişiler tarafından tarafsız yorumlardan, şüpheli ve taraflı bir duruma düşürülmüştür. Konuyla ilgili bilgi veren kanıtların ve araştırmaların niteliklerine ilişkin eksik ve sorunlu yönleri dile getirdikten sonra, şimdi Deniz Halkları ile bağıntılı görülen olayları, eldeki verilerden yola çıkarak gözler önüne sermeye, ardından da olayların nedenlerini ve sonuçlarını ortaya koymaya çalışalım. Burada ilk olarak, en erken saldırıyı konu alan ve Mısır firavunu Merneptah (MÖ 1236 - 1223) zamanına ait yazılı kaynaklardan bahsetmek gerekir. Karnak ve Athribis'deki kayıtlara göre deniz halkları ilk kez MÖ ykş. 1232'de, firavunun beşinci saltanat yılında ortaya çıkmışlardır. Bu dönemde Mısır, kuzeydeki denizden gelen kuzey deniz kökenli (northern sea - borne forces) birtakım kuvvetler tarafından desteklenen Libya ve Meshvvesh (daha sonraki "Maxye"ler) ordusuna karşı, Libya'da büyük bir zafer kazanmakla övünmektedir. Thebes'teki Merneptah Tapınağı'nda 1896 yılında bulunan "Zafer Steli" (Victory Stele) üzerinde, aynı firavun düşmanı geri püskürttüğünü ifade etmiş ve bugün herkesçe 'Deniz Kavimleri' olarak kabul edilen Libya'nın müttefiklerinin bir listesini vermiştir. Kuzey deniz kökenli bu kuvvetlerin isimleri şunlardır: Ikws (Ahhiyavva; Akavvasha, Akaivvasha ya da Ekwesh gibi çeşitli şekillerde lokalize edilir), Trs (Turşa; Teresh ya da Tursha), Lk (Lukka ya da Lukku), Srdn (Serden; Sherden ya da Shardana), Skrs (Şekeleş; Sheklesh ya da Shakalsha) halkları, "tüm ülkelerden gelen kuzeyliler" olarak tanımlanmışlardır. Bu isimler arasında yalnızca Lukka ve Sherden daha önceden bilinmektedir. Firavunun katipleri tarafından kayıt edilmiş savaş esirlerinin sayılan şöyledir: Shekleshler 222, Teresh 742, Akawasha 2201. Bu rakamlara gözü kapalı güvenmek zomnda değilsek de, bu sayılar pekala Akavvasha'nın en güçlü grup olduğunu ve belli bir dereceye kadar olasılıkla liderlik özelliğini taşıdığını gösterebilir. Ancak Athribis Steli, Tereshler'in sayısını 2 200 olarak vermektedir. Böylece bu durum, olayı anlatan bilgi kaynakları ve rakamların doğruluğu konusunda aklımızda bazı şüpheler uyandırmaktadır. Tüm bu kavimler 'deniz' halkları olarak tanımlanmaktadırlar. İsimlerindeki -sha son eki, 19. yy'in sonlarından beri bir -son ek- olarak düşünülmüştür, bugünse, bunu bir İndo Avrupalı bir yalın hal eki olarak kabul edebiliriz. Bu halkların çoğunun fiziksel görünümlerini tasvir eden illüstrasyonlar, bazı Mısır zafer sahnelerinde konu edilmiştir ve bu tür kanıtlar da onları tanımlayabilmemize yardımcı olmaktadır. Adı geçen halklardan Lukka ve Akawasha'nın hiç bir betimlemeleri yoktur. .Ancak şaşırtıcı bir şekildei Mısrlılar'ın bu halklara ellerini ve jenital organlarını keserekhadım cezası uyguladıklarını ve tüm bu yaptıklarını sıralayarak tanımladıklarını görürüz. Akawasha'lar Myken Yunanlılar'ı yani Akhalar'la (Akaioi) eşleştirilmektedir. Hitit yazılı belgelerinin bulunmasından sonra ise çoğu bilim adamı tarafından Ahhiyawa ile aynı ülke olduklarına inanılmaktadır. Gerçekten de çok farklı konumlandırma önerilerine karşın, Ahhiyawa'nın büyük olasılıkla Batı Anadolu'da bir yerde, daha çok da Güneybatı Anadolu'da hüküm süren ve Akhalar'la ilişkili bir krallık olduğu düşünülür.Görünüşe göre. Geç 13. yy'da Doğu Akdeniz'deki ülkeleri karışıklık içine iten deniz kavimleri arasında Grekler de vardı.
__________________
. . . . . Yalnız Kalmak Bir İlaç Mıdır ? Yoksa Hastalığın Ta Kendisi Mi ?.......
|
|
|
|
|
![]() |
| Etiketler |
| deniz kavimleri |
Şu an bu konuyu görüntüleyen üye sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) |
|
| Konu Araçları | |
| Mod Seç | |
|
|