Her Telden Diğer Konular kategorisinde ve Türk Ve Dünya Tarihi forumunda, bulunan Bir İngiliz Casusu: Mustafa Sağir konusunu görüntülemektesiniz. İNGİLİZ CASUSU [LinkLeri Görmek İçin Lütfen Üye oLunuz Üye oLmak için tıkLayın ] İngilizler o yıllarda Hindistan'ın çeşitli bölgelerinden her ...
|
|||||||
|
Kayıt | SSS | Üye Listesi | Takvim | Konuları Okundu İşaretle |
|
|
#1 (permalink) | ||||
|
İngilizler o yıllarda Hindistan'ın çeşitli bölgelerinden her beş yılda bir küçük çocuklar arasından topladığı çocukları İngiltere’de kendileri için okutup casus olarak yetiştirmektedirler. İşte Mustafa Sağır de özel olarak yetiştirilip İngiltere Krallığı için hayatlarını feda edeceklerine dair yemin eden bu çocuklardan birisidir. Yoğun bir casusluk hayatı olur. Öyle ki; Sağır, 1910 yılında İngiltere adına Mısır’a gidip, orada Mısır Milliyetçileri arasında karışmış ve bu şekilde elde ettiği bilgileri İngiltere’ye bildirir. 1911 yılında İngiltere'nin Hindistan valilerinden birinin Almanya’da yetiştirilen bir Hintli casus tarafından öldürülmesi üzerine Sağır, İngilizler tarafından Almanya’ya gönderilir ve oradaki Hintli öğrencileri takip ederek, haklarında İngiltere’ye bilgiler verir. Bundan sonra Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz İstihbarat Servisi tarafından önemli görevler verilir. İran ve Afganistan’da İngilizler adına çalışır; Afganistan’da iken Afgan Hükümeti tarafından şüpheli görülüp tutuklanırsa da İngiltere'nin araya girmesiyle serbest bırakılır. Ve Afgan Emirini öldürür. Sonra da onun için mevlit okutturur. Türk Millî Mücadelesi başladıktan sonra da Mustafa Kemal’i öldürmek amacıyla Türkiye’ye gönderilir. O tarihlerde Teşkilat-ı Mahsusa'nın başı olan Nizamettin Ertürk, daha sonra kaleme aldırdığı hatıralarında İngiltere'nin bu girişimi ve Mustafa Sağır hakkında şöyle der: “Gizli muhabirlerimiz sayesinde İngiliz Entellicens Servisinin şeytanî bir zekâ ile hazırladığı, yurdumuza sevk ettiği ve Hint Müslüman'larından M. Kemal Paşa'ya mukaddes bir emanet ve milyonları geçen altın para yardımı getirmekte olduğu propaganda ile içimize sokulup Gazi’ye suikast yapmak isteyen Hintli Mustafa Sağır’ı de bu sayede keşfetmiş ve lâzım gelen tertibatı almıştık. Fakat bu şeytan Hintli, teşkilâtımızın birçok elemanlarını aldatmağa muvaffak olmuş ve bizim ajanlarımızdan bir kısmını öğrenmişti. Hatta Mustafa Safir, İstanbul’da; Türk-Hint Uhuvvet-i İslâmiye Cemiyeti namı altında bir de cemiyet kurarak başına arkadaşlarımızdan süvari kaymakamı Çorumlu Aziz Bey'i geçirmiş, gerek cemiyete gerek idare heyetine her ay maaş da tahsis eylemiş ve bunları ödemişti. Üstelik bu cemiyetin bir şubesini de Eskişehir’de kurmak üzere oraya murahhas da göndermişti. Mustafa Sagîr Anadolu'ya nüfuz etmeğe, millî cephede çalışanları tespite heves eylemiş, bilhassa bu teşkilatın başı olan benimle münasebet teminine çalışmış, Hintli Nizamettin isminde Umumî Harp senelerinde Teşkilat-ı Mahsusa’da vazife almış birini de bana musallat etmişti. Mustafa Sağır’ı İstanbul'da bir takım kişilere takdim edip tanıtan Nizamettin adlı kişi de İngiliz casusu bir Hintlidir. Eldeki bilgilere göre, Nizamettin o zamanlarda 25 yaşlarında olup, Şam’daki Hilâliahmer (Kızılay) Şubesi’ne kayıtlıdır. Nizamettin’i İstanbul’a Birinci Dünya Savaşı sırasında, Suriye Genel Valisi ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa gönderir. Eline bir mektup vererek Hilaliahmer Cemiyeti Başkanı Dr. Esat Paşa’ya tavsiye eder. Doktor Esat da, tavsiyeye güvenerek, Hintli Nizamettin’i manevî oğlu gibi sahiplenir ve Hilaliahmer teşkilatında görevlendirerek maaş bağlar. Hatta bütün bu iyiliğin yanı sıra bir de Teşkilatı Mahsusa tarafından kendisine yardım edilmesi ve gizli görevlerde çalıştırılması için Nizamettin’i teşkilatın başı Hüsamettin Bey’e gönderir. Hüsamettin Bey, Doktor Esat Bey’e güvenir ve Nizamettin’i Teşkilat-ı Mahsusa'nın Hindistan İşleri İstihbarat Şubesi müdürü olan İngiliz Binbaşısı Hintli Miraceddin Bey'e gönderir. Nizamettin, bir süre sonra Doktor Esat Paşa ile Miracettin Beyin arasını açmak amacıyla biri hakkında diğerini tahrik etmeye başlar. Bunun için, Miraceddin Beye, Esat Paşanın Amerikan taraftarı olduğunu, Esat Paşaya da Miraceddin Beyin İngiliz dostu olduğunu söyler. Sonunda ikisinin arasını açar. Bu arada da elde ettiği bilgileri sürekli olarak gizlice İngilizlere verir. Nizamettin, Esat beyin fikirlerini iyice anlamak ve İngiliz aleyhtarlığından vazgeçirmek için Hindistan’dan İngiliz propagandası yapan kitap getirtir. Esat Paşa kitabı tercüme ettirip okursa da İngiliz aleyhtarlığından vazgeçmez. Nizamettin, İngiliz düşmanı olarak gördüğü Esat Paşayı, Mütarekeden sonra işgal yıllarında, İngilizlere ihbar eder ve Esat Paşanın Malta’ya sürülmesine sebep olur. İngilizler bir gece yarısından sonra Esat Paşanın evini basarlar ve gecelik kıyafetiyle karga tulumba kaldırıp bir otomobile atarlar ve hemen bir savaş gemisiyle Malta’ya sürerler. İşte Sağır'ı, İstanbul'da Millî Mücadelecilerin içine sokan bu Nizamettin olur. Mustafa Sağır, 1920 yılının Temmuz ayı başlarında İstanbul’a gelir. 40 yaşlarındadır. Kendisinin verdiği bilgiye göre, görevi Hindistan Hilafet Heyeti İstanbul Delegesidir. 15 Kasım 1920 de İstanbul Hükümeti'ne başvurur ve sekiz gün sonra İstihbarat Zabiti Şevket imzalı, ayyıldız mühürlü, fotoğraflı, fevkalâde şayan-ı itibar edileceğine dair bir kimlik kartı alır. (Bu kimlik kartı ATASE arşivindedir). Sağır, Şehzadebaşı semtinde bir ev kiralar ve Kuvayi Milliyeci rolüne bürünerek gençleri etrafına toplamaya çalışır. Bu arada Teşkilatı Mahsusa, Nizamettin’in ne olduğunu tespit etmiş durumdadır. Fakat hiçbir şey belli etmeyerek gizlice takip ettirir. Onun, muntazam olarak Kroker Oteli'ne gittiğini, İngiliz gizli servisinde görevli mükemmel bir casus olduğunu bilmektedir. Hatta Nizamettin bir gün Hüsamettin Beye gelir ve ona Sağır’den şöyle bahseder. Hüsamettin Ertürk, bu konuşmayı hatıralarında şöyle anlatıyor: — Hüsamettin Beyefendi! Hint İslâm âleminin mümessili olarak gizlice İstanbul'a gelmiş olan önemli bir kişi sizi mutlaka görmek istiyor! — Bu önemli Hintli kimdir, ismini bana söyleyebilir misin Nizamettin? — Evet, efendimiz, bu kişi, Hintli Mustafa Sağîr'dır. Kendisinde Hint İslâm Cemiyetinin Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne takdim edeceği mukaddes bir emanet ve mektup vardır. Milyonlarca altın para yardımı da Paşa’ya teslim etmek üzere gelmiştir! — Söylediklerin çok güzel ama İngilizler harıl, harıl, İngiliz düşmanlarını aradıklarını ve bazılarını evlerinde bastırıp, gece yarısı yatak kıyafetiyle yaka paça, Malta’ya sürdükleri bir sırada, bu Hintli elini kolunu sallayarak nasıl oluyor da İstanbul’a geliyor, Kroker Oteli’ndeki efendilerin bundan acaba haberleri yok mu? Ne dersin Nizamettin? Gözlerinin içine bakıyordum. Bu esmer ve sempatik delikanlı, bütün yakışıklılığına ve safiyetine rağmen, korkunç derecede hilekâr ve haindi. O da benim bu konuşmamdan şaşırmış kalmıştı. Sapsarı kesilmişti. Herhalde içini ezen bir takım tesirlerle düşünüyor, şöyle diyordu: — Acaba, Hüsamettin Bey, benim ne mal olduğumu biliyor mu? Karşısında mükemmel bir İngiliz casusu bulunduğunu anlamış mıdır? Nizamettin’in aklından geçenleri adeta duyuyor, hissediyordum. Gülerek sözlerime devam etti: — Benden O'na tavsiye, İstanbul'dan geldiği yere dönsün. Şayet İngilizler O’nu ele geçirirlerse ya Bostancı’daki karargâhta yol işlerinde çalıştırırlar yahut da Çanakkale’de İngiliz kabristanında soluğu alır. Sen ona iyilik edeceksen böyle de! Nizamettin benim yanımdan çıkınca takip teşkilatımızda çalışan o tarihte rütbesi mülazım evvel olan Saffet Beyi memur etmiştim. Aldığım rapor şu idi: Hintli Nizamettin bir tramvaya atlayarak, Tepebaşı'ndaki Kroker Oteli’ne gitmiş, bir müddet kaldıktan sonra yanında orta boylu, şişmanca, saçı sakalı matruş, kırmızı yüzlü, güzelce, yaşı takriben 35 ile 40 arasında biriyle beraber çıkarak oradan İngiliz Sefareti’ne gitmişti. İşte bu kırmızı yüzlü, güzelce şişman adam, Hindistan'dan İstanbul'a gizlice geldiğini ve İngilizlerin aleyhine çalıştığını, Mustafa Kemal'e teslim edilmek üzere mukaddes bir sancak ile Hint Müslümanlarının Millî Hükümet'e yardımı olan milyonları aşan altını getirdiği söylenen Hintli İngiliz casusu Mustafa Sağir’in ta kendisi idi. Sağir, bir süre sonra, bazı çocuklara özel İngilizce dersi vermeye başlar. Bunlardan biri, İstihkâm Miralayı Filibeli İsmail Hakkı Beyin Darülfünunda okuyan oğlu Maksud olur. Teşkilat-ı Mahsusa reisi Hüsamettin Bey, konuyu öğrendiğinde araştırır ve Nizamettin’den sorar. Ayrıca Maksud ile konuşur. Sonunda bu ders veren kişinin, Sağir olduğu kesinleşir. Hatta Nizamettin, Hüsamettin Beyin kendisi ile konuşmasında, bu muhterem Müslüman âlimin Anadolu’ya geçememesini büyük talihsizlik olarak niteleyerek, şimdilik hayatını kazanmak için İngilizce dersleri verdiğini söyler. Teşkilatı Mahsusa, bir adam hakkında kesin deliller elde etmeden harekete geçmeyi tercih etmediğinden, Sağir’i sabırla gözlemeye başlar. Sağir, bu arada genç darülfünunluları, evine davet eder. Kapısında şu levha vardır: Türk ve Hint Uhuvvet-i İslamiye Cemiyeti İstanbul Merkezi. Gençlere evinin duvarlarında asılı ayetleri, Enver ve Mustafa Kemal’e ait resimleri gösterir. Onları cemiyete üye kaydetmek ister. Sağir, bir yandan darülfünunlu gençlere kendisini evliya gibi tanıtırken, diğer yandan da İstanbul’daki Karakol Cemiyeti Heyet-i Merkeziyesi ile ilişki kurup yakınlaşarak, kısa sürede içli dışlı olur. Bu merkezde çalışan Genelkurmay Binbaşısı Filibeli Ali Rıza Bey, Fatih'teki, Kıztaşı'nda kiraladığı ve içini döşediği evde Sağir'i misafir eder ve onunla evde sık, sık görüşür. Ancak çok önemli bir ayrıntı olarak, Mustafa Sağir, bu evde, gizli, gizli Şeyhülislam Dürrizade Efendi ile de görüşür. Dürrizade, bilindiği üzere, Millî Mücadele'nin düşmanı olup, Milliyetçilerin ileri gelenlerini, verdiği fetvalarla gıyaben idama mahkûm eden İstanbul'daki işbirlikçi Hükümetin Şeyhülislamıdır. Hüsamettin beyin ifadesiyle Mustafa Sağır bu gıyabî idam hükümlerini tabancası ile bizzat infaz etmeye kalkışacaktır. Bundan önce ise, Sağir İstanbul’daki mukavemet yuvalarını ve İngiliz’e karşı olanları öğrenmeye çalışır. Bu arada, İstanbul Merkez Kumandanlığında çalışan ve ellerine geçen vatanseverlere işkence yaptıklarından dolayı İşkenceci lâkabıyla anılan Rıfkı ve Adil adındaki iki mülazım, Sağir hakkında bir rapor hazırlayıp, kumandanları Emin Paşa'ya verirler. Bu iki işkencecinin yazdıkları bu rapordan dolayı, İngilizler ile irtibatta oldukları ve hatta raporu yazarak oyunun bir parçası oldukları bellidir. Rapor şöyledir: Hintli Mustafa Sağir isminde şüpheli bir şahıs, Fatih Belediye Dairesi yakınında Kıztaşı'nda kiraladığı bir hanede ikamet etmekte ve Anadolu'ya Millî Hükümet'e hizmet eylemektedir. Hindistan’daki Hilafet-i İslamiye Cemiyeti'ni burada temsil etmekte olan bu zatın yedinde külliyetli miktarda para bulunmakta, devamlı suretle Anadolu ile muhabere eylemekte ve hanesinde darülfünunlu gençleri toplayarak onlardan birçok kimseleri de ayrıca Kuvayi Milliyecilere yazmakta ve birçoğuna parasını dağıtmaktadır. Bu tehlikeli ve İngiliz düşmanı Hintlinin tevkifine müsaadenizi arz ederiz. İstanbul Merkez Kumandanı Emin Paşa, bu rapor üzerine, derhal Merkez Kumandanlığı emrindeki inzibatlar ve Polis Genel Müdürlüğündeki resmi ve sivil memurlarla raporda belirtilen Kıztaşı'ndaki evi sardırır. Kapıyı bizzat çalarak Hintli Mustafa Sağir’e teslim olmasını ihtar eder. Sağir, güya bu ihtara aldırış etmez ve bunun üzerine İşgal Kuvvetleri Kumandanlığı'na başvurulur. İngiliz istihbarat memurlarıyla polisler, inandırıcı olması bakımından, evin kapısını kırarak içeri girerler ve Sağir’i tutuklayıp götürürler. Merkez Kumandanlığında birkaç saat tutulur ve daha sonra İngilizler tarafından tahliye edilir. Karakol teşkilatı Sağir’dan şüphelenmez ve hatta teşkilattan bazıları onun iyi niyetli olduğunu savunurlar. Meselâ, Piyade Yüzbaşı Emin âli Bey, Sağir’e son derece güvendiğini ve onun iyi niyetli olduğunu iddia ederek, hatta Hüsamettin Bey ile tartışır. Keza Genelkurmay Kaymakamı Muğlalı Mustafa Bey ise Hüsamettin Beyin olumsuz tavrından dolayı arkadaşlarına; “Hüsamettin Bey, bu Hintli âlimle tanışamadığı için bizi kıskanıyor ve herifin aleyhinde bulunuyor” der. Hatta bir gece, işgal kuvvetlerinin emrindeki İstanbul Merkez Kumandanı Emin Paşa, Sağir’i savunan Yüzbaşı Emin Âli Beyin evini basarak onu ele geçirmeye kalkışır, güçlükle kaçar fakat yine bir şey anlamaz. Trakya’da görevli olduğundan oraya gider. ![]() Kısacası, Karakol mensuplarında Sağir’e karşı sorgusuz bir inanmışlık hali görülür. Hâlbuki Hüsamettin Bey, Teşkilat-ı Mahsusa'nın reisidir. Herhalde bir bildiği var diye düşünülmesi gerekirken, aksine onunla Sağir’i savunmak için tartışmaya bile girişir. Hatta Sağir, Emin âli Beyin evini ihbar eder, buna rağmen o hâlâ ikna olmaz. Bu inanmışlık, aslında makul olma ölçüsünü aşan bir gaflettir. Teşkilatı Mahsusa Reisi Hüsamettin Beyin Adliye Tevkifhanesinde tutuklu bulunduğu sırada, Mustafa Sağir, işini ayarlayarak Üçüncü Karakol Cemiyeti Heyet-i Merkeziyesi tarafından düzenlenmiş iki belge alıp, diğer Hintli Nizamettin’i de yanına alarak, Karakol’a Varna yoluyla İnebolu’ya geçmek istediğini bildirir. Karakol cemiyeti, talebi uygun bulur. Sağir, Sofya’ya gelince Yüzbaşı Emin Âli Beyi bulur. Ankara hükümetinin dostu olan Bulgar milletvekili Açkof'u bulur ve onun aracılığıyla General Protkirof Partisi'nin gizli ödeneğinden para alır. Nizamettin ile birlikte bir kayığa binerek Varna'dan ayrılırlar. Fakat hava muhalefetinden dolayı İğne adası’na uğramak zorunda kalırlar. Burada Yunanlılar tarafından tutuklanarak Atina’ya gönderilirler. Oradan da İngilizlerin yardımıyla kurtulup İstanbul’a döner. Bu defa İstanbul'da Teşkilat-ı Mahsusa'nın gözünü boyamak için İngilizler, Sağir’i tutuklayıp, Arapyan Han'da 17 gün tutarlar. Sağır, oyunun bir parçası olarak, kaçar ve saklanır. Yine Üçüncü Karakol Teşkilatı'nın yardımı ile İdare-i Mahsusa'nın Bahricedit vapuruyla elindeki parolalı belge ile 28 Kasım 1920'de (12) İnebolu'ya çıkar. Burada, Erkânıharp Kaymakamı Kemalettin Sami Bey tarafından büyük bir törenle karşılanır. Belediye Başkanının evinde konuk edilir. Fevzi Çakmak, Sağir’in İnebolu’ya varışını ve oradan Ankara’ya doğru yola çıktığını Ankara’ya şu telgraflar ile haber verir: Alıntı:
Mustafa Sağir, buradan Ankara’ya yola çıkar ve 11 Aralık 1920 günühava karardıktan sonra Ankara’ya varır. Ankara girişinde, Mustafa Kemal adına hareket eden Antep mebusu Kılıç Ali Bey, Ankara Valisi, Ankara Polis Müdürü, bir çok mebus tarafından gösterişli bir şekilde ve çok önemli biri gibi karşılanır. Bu büyük kafile ile Ankara’daki Hürriyet Oteli’ne gelinir. Sağir herkese teşekkür ederek, otelde kendisine tahsis edilen odada istirahata çekilir. Mustafa Kemal, Sağir’i Büyük Millet Meclisi’ndeki Başkanlık odasında kabul eder. Mustafa Kemal, Sağir tarafından getirilip takdim edilen çok kıymetli bir kumaştan sırma ile işlenmiş ve üzerinde Lâilâhe illâllah Muhammeden Resulûllah yazan sancak-ı şerifi alarak öper ve bohçasının içine tekrar hürmetkâr bir tavırla geri bırakır. Mustafa Sağir, Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal’e: -Paşa Hazretleri, bu mukaddes sancağı size Hindistan Hilafet-i İslamiye Cemiyeti reisi ulema-yı benamdan Ebülfazl Hazretleri takdim ediyor. Hint Müslümanları, giriştiğiniz millî cihada tamamen iştirak ediyor, manen maddeten ellerinden geleni sizden esirgemeyeceğini vaat ediyor ve bendenizi bu kararın tebliğine memur ediyor ve zat-ı devletleri nezdine fevkalâde mümessil olarak göndermiş bulunuyor. Sağir bu görüşmede sancağın yanı sıra, Mustafa Kemal’e, Hint Müslümanları arasında toplanan ve üç milyon altın liraya ulaşan yardımın ne şekilde Ankara’ya getirileceğini sorar: — Paşa Hazretleri. Bu mütevazi meblağı Hint Müslümanlarının Anadolu mücadelesine, Türk ve Müslüman devletinizin İstiklâl savaşlarına küçük bir yardımı dokunur ümidiyle getiriyoruz. Sizlere karşı en büyük yardımın Cenabı-ı Haktan geleceğine ve bütün âlemi İslamın manevî muzaheretine lâyık bulunduğunuza dair inancımız kati ve samimidir. Buna itimat buyurunuz Paşa hazretleri. Mustafa Kemal, sancak nedeniyle Ebülfazl Abdülmennan Efendi'ye teşekkür anlamında şu cevabî mektubu yazdırıp Sağir’e teslim eder: Alıntı:
Bayur, Sağir’in Mustafa Kemal ile bu görüşmesinde, bir milyon lirasıyla birlikte, İtalya'da da bir malikâne hazırlamış olduklarını ve her ihtimale karşı bir mağlubiyet halinde bir sığınacak yer olduğunu söylediğini de yazar. Mustafa Kemal, aslında Sağir’den şüphelenmektedir. Nitekim bu ilk görüşte onun casus olduğunu anlar. Bu sebeple konuyu, İçişleri Bakanı Dr. Adnan Beyle görüşür. Adnan Bey, Sağir sıkı bir göz hapsine aldırır ve takip ettirir. Sağir, birçok memur, ulema ve edebiyatçı ile görüşür. Bu arada İçişleri Bakanı Adnan Beyle de görüşür. Ayrıca özellikle gazeteciler ile tanışmak ister. Kendisini ziyarete gelen Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin bir muhabiri ile Ankara'da yayımlanan gazeteler hakkında konuşurken, odaya bir mebus grubu girer. Sağir’in yanındakiler, gelenlerin içinde bulunan Yunus Nadi’yi göstererek, Yeni Gün gazetesinin sahibi ve başyazarı olduğunu ve konu hakkında en çok bilgi verebilecek kişinin Yunus Nadi olduğunu söylerler. Sağir, Yunus Nadi ile tanıştırılır ve biraz konuşurlar. Tabi bütün bu görüşmeler Teşkilatı Mahsusa adamları tarafından izlenir ve görüşmelerde ne konuşulduğu da dahil olmak üzere günü gününe rapor verilir. Nitekim o gün, Hüsamettin Beyin verdiği bilgiye göre, Sağir ile Yunus Nadi arasında şöyle bir konuşma geçer: — Beyefendi, zannedersem Ankara’da pek az gazete çıkıyor. — Doğrudur efendim, baskımız da pek yüksek değildir. Burada gazete çıkarmanın ne kadar müşkül olduğunu takdir edemezsiniz. Evvelâ kâğıttan pek büyük sıkıntı çekiyoruz. Hariçten getirttiğimiz kâğıtlar bize çok pahalıya mal olmaktadır. Diğer taraftan baskı makinelerimiz de pek basit ve eski makinelerdir. Bir vilayet matbaasında daha iyi gazete basılması da mümkün değildir. (Sağir burada Yunus Nadi'nin sözünü keserek konuşmaya başlar) — Hâlbuki bendeniz, zatıâlinizden birkaç bin Yeni Gün gazetesi satın alarak Hindistan’a göndermek fikrinde idim. Malûm ya, dindaşlar arasında ne kadar fazla propaganda yapılırsa, yardım nispeti o kadar artar. Ankara'da çıkan bir gazeteyi görmek, Ankara'nın mukaddes havasını teneffüs etmek demektir. Ben daha başka ve esaslı bir şey düşünüyorum. Yunus Nadi Beyefendi, bizim yerli dilimiz, Urdu lisanîyle Ankara’da bir gazete çıkarmak fikrindeyim. Hint Hilafet Komitesi, bunun için icap eden tahsisatı derhal vermeğe hazırdır. Bu takdirde propaganda işi cidden müessir olmuş olacaktır. — Her zaman sizi bekleyeceğim. Ne zaman matbaamıza gelirseniz, bize şeref vermiş, bizleri sevindirmiş olacaksınız beyefendi. Mustafa Sağir, o gün akşama kadar mebuslar, gazeteciler ve ileri gelenlerle böyle görüştükten sonra, gece otel odasında, görünmeyen mürekkeple İşgal kuvvetlerinin İstanbul’daki İstihbarat Şefi Miralay Nelson’a bir mektup yazar. Mektupta görüşmelerden bahsederek, askerî kuvvetler hakkında çok değerli bilgilere sahip olacağını bildirir. Ayrıca, mektuba görünen mürekkeple de okunabilen şekilde Ankara lehine olumlu havada üç satırlık yazı yazar. Mektup zarfına Miralay Nelson’un, kimse şüphelenmesin diye kullanılan kod adı Ramiz Bey yazar. Mektubu, İstanbul'daki İleri gazetesinden Cavid Beye gidecek, Cavid Bey, Ramiz Beye, yani Nelson'a teslim edecektir. Cavid Bey de İngiliz İstihbarat Servisi'nin adamlarındandır. Ancak Teşkilatı Mahsusa bu mektubu ele geçirir ve mektubu okur. Ayrıca Cavid Bey casus ve Ramiz Beyin Nelson olduğu tespit edilir. Sağır, bir gün Yeni Gün gazetesinin idarehanesine giderek Yunus Nadi’yi ziyaret eder. Yunus Nadi şöyle açıklama yapar: — Efendim, böyle bir gazetenin Ankara’da çıkarılması çok güçtür. Her şeyden evvel bu lisan için icap eden hurufatı ve bu dili bilen mürettipleri bulmak lâzımdır. Sonra burada basılan gazetenin Hindistan'a gönderilmesi de hayli gecikecek ve alâka temini de güç olacaktır. Bunların hepsi kolay beyefendi. Hurufatı ve mürettipleri Hindistan'dan getirtiriz. Fakat bilmezsiniz. Ankara’da serbestçe basılıp, istediğiniz yazılarla süslenecek bir gazetenin Hindistan da yaratacağı büyük hareket ne olacaktır? Mümessili bulunduğum Hint Hilafet Cemiyeti böyle bir gazetenin çıkarılması için her fedakârlığı yapmağa hazırdır. Bilhassa zatıâlinizin nezaret ve idaresi altında basılacak böyle bir gazetenin maksadı her veçhile temin edeceğine kaniim. Meselâ böyle bir gazete için ayda yirmi bin İngiliz lirası kâfi gelir mi? — Bu gazetelerden kaç nüsha basılmasını düşünüyorsunuz efendim? — Üç, dört bin bizim için kâfidir. Daha fazlasını Hindistan’a sevk etmek müşkül olur. — O halde zikrettiğiniz rakam pek fazladır, hurufat ve mürettipler temin olununca böyle bir gazete çok ucuza mal olur. Yunus Nadi’ye Sağir’in teklifi tabi çok cazip gelir. Yunus Nadi bu teklif ile ilgili olarak, bu işi bir de Mustafa Kemal'e anlatmak için, Çankaya'ya gider ve Sağir’in Urdu diliyle gazete çıkartmak istediğini, Hint Hilafet Komitesi'nin para yardımı yapacağından bahseder. Mustafa Kemal, Yunus Nadi’yi sonuna kadar dinledikten sonra, gülümser. Bunun üzerine Yunus Nadi: — Paşa Hazretleri. Bu adam hakkındaki fikrinizi müsaadenizle sorabilir miyim? Mustafa Kemal gayet sakin bir sesle: — Casustur, casus! Der. Yunus Nadi şaşırır: — Ne buyurunuz Paşam. Anlayamadım. — Anlaşılmayacak bir şey yok, bu adam İngiliz casusudur. Hakkında gizli takibat var. Hakikat yakında bütün çıplaklığı ile meydana çıkacak. Yalnız siz kimseye bundan bahsetmeyiniz. Bu sıralarda, Teşkilatı Mahsusa ise, Sağir hakkında elde ettiği bu bilgiler ile İçişleri Bakanı Adnan Beyin dikkatini mektuplara çekmek için Ankara’ya bir kurye ile rapor gönderir. Bunun üzerine İçişleri Bakanlığı Sağir’in mektuplarına el koyar, İngilizce yazıları tercüme ettirir, görünmez yazıları kimyasal maddelerle okur ve casusluğu tespit edilir. Yani Mustafa Kemal’in Sağir’in casus olduğu hakkındaki sezgisi kesinlik kazanır. Ve sonra İstiklâl Mahkemesi'nde yargılama safhası başlar. Bunca kişiye rağmen, Mustafa Kemal'in Sağir'in casus olduğunu anlaması, onun niçin bu ihtilalin başı ve niçin Atatürk olduğunun birçok önemli bir göstergesidir! Ki onun bu sezgisel yeteneği ve isabetli tespitleri Cumhuriyet’e giden tarihin önünü açmıştır! Mustafa Kemal’in, Sağir’in casus olduğunu anladığı halde, bunu neden makamlara bildirmemesi hususu merak edildiğinde ise Mustafa Kemal, bunu şöyle açıklar: — Maksadım Ankara'da, İstanbul'daki Millî Müsellâh Kuvvetlerimizin, Mahrem Teşkilatımızın nasıl çalıştığını anlamaktı. Onun için sabırlı olmağa ve beklemeğe karar vermiştim. Ta içimize kadar elini kolunu sallayarak ve bizim en kadim dostumuz gibi girdiği halde, binlerce insandan mürekkep bu gizli teşekküllerimiz, bakalım bu adamı anlamakta isabete edecek mi diye merak ediyordum. Çok şükür ki; bu habisi, tanımakta onlar da gecikmediler! Hatta Mustafa Kemal, Sağir’in casus olmasından o kadar emindir ki, Elcezire Cephesi İstihbarat Müdürü Cemal tarafından gönderilen bir şifreli yazıyla Mustafa Sağir’in cephe emrinde bulunmak istediği belirtilerek, görüş sorulmasına dair yazıda şu not vardır: —Casus imiş, Millet Meclisi'nden sorduk, cevap geldi Sağir, casusluktan dolayı tutuklandıktan sonra, penceresi tepede olan bir odaya hapsedilir. Yemek konusunda her gün ziyafet verircesine yemek ikram edilir. Ama odadan çıkmasına müsaade edilmez. Tuvalete bile çıkartılmaz ve bir oturakta ihtiyacını giderir. Onuncu gün, her şeyi açıklayacağını söyler ve Millî Emniyet huzurunda ifade vererek, Ankaraya hangi amaçla geldiğini itiraf etmeye başlar: — Miralay Lavrens, Osmanlı İmparatorluğu'nu altınlarla yıkmıştı. İngilizler beni de tabanca ile millî hükümeti ortadan kaldırmağa memur ettiler. Maksadım Mustafa Kemal’i vurmaktı. Bununla Türkler'in İstikâl Savaşı duracak, Millî Hükümet yıkılacaktı. Fakat muvaffak olamadık, suç kimsenin değil, benimdir. Arkadaşlarım her şeyden haberi olmayan hüsnüniyet sahibi saf insanlardır. Yalnız para için bu yardımı yapmışlardır! Zira suikast plânı benden başka kimse tarafından malûm değildir. Mustafa Kemal Paşa'yı da, Efgan Kralı'nı vurduğum gibi öldürecektim. İfadesinde belirttiği gibi, Afgan Kıralı Habibullah Han’ı da Sağir öldürmüştür. Üstelik Sağir öyle bir katildir ki; Habibullah Han'ı öldürdükten sonra, ruhuna mevlit okunması için camilere para dağıtmıştır. Mustafa Sağir, İngiliz Albay Wood'a bir mektup yazar ve ondan, yüksek seviyede yardım ister: Alıntı:
Mustafa Sağir’in İstiklâl Mahkemesi'nde yargılanması 1 Mayıs 1921 tarihinde başlar. Yargılamayı yapan İstiklâl Mahkemesi Heyeti, İhsan Bey, Kılıç Ali Bey ve Hüseyin Beyden oluşur. Sağir, ifadelerinde, ilişkileri ile ilgili olarak; görevini İngiliz Dışişleri Bakanı'ndan aldığını, İstanbul'da temasta bulunduğu Nelson'un Anadolu hareketini boğmak için Padişah ve Hürriyet ve İtilaf Partisi'yle işbirliği içinde olduğunu (36); ayrıca İstanbul'dan Ankara'ya kendisini o tarihte İstanbul'da görevli olan (ve Mart ayında ayrılan) Yüzbaşı Bennett ile Dr.Frew'in gönderdiğini itiraf eder. Sağir, görevleri ve yaptıkları hakkında; İran’daki görevlerinin Şiilerle Sünnilerin arasını açmak olduğunu; Nelson'a gönderdiği mektuptaki Bağdatlı İzzet'in Şeyh Sünusi'yi takip etmekle görevli bir İngiliz casusu olduğunu; Türkler'le Rusların arasını açmak için bir gazete yayınlanma görevini üstlendiklerini; olası bir Türk-İtalyan yakınlaşmasını bozma emri aldıklarını, yarım milyona karşılık Kurtuluş Savaşı'nda etkili olan iki kumandanın ya da kumandanların arasının açılmasının düşünüldüğünü; Şeyh Sünusi'nin şeyhülislâm olmak isteyip istemediği ve Bolşevikler hakkındaki düşüncelerini öğrenmeye çalıştıklarını; Mısır Hidivi ile milliyetçiler arasında ilişki kurulup kurulmadığını; Mısır, Irak ilişkilerini; İngilizler aleyhine Irak’ta çalışan Türkler'in etkinliklerini araştırdıklarını; ayrıca Ali Fuat Paşa'nın Moskova elçiliğine gitme sebepleri ve imzalanan antlaşmanın içeriği gibi konuları öğrenmeye çalıştıklarını itiraf eder. Ve Sağir, casusluk ve siyaset hakkında, adeta ders mahiyetindeki şu gerçeği bir uzman olarak tüm çıplaklığıyla ve öz bir şekilde kısaca ifade eder: Siyaset, bütünüyle casuslarla yürütülür. Elçiler, konsoloslar ve askerî ataşeler casustur, bugünkü politika gizli teşkilatlara dayalıdır. Nihayet yapılan yargılama sonucunda 23 Mayıs 1921 günü, Mustafa Sağir hakkında oybirliğiyle, diğer Ferit Cavit ve İzzet hakkında ise oy çokluğuyla şu idam kararını verir. Mahkeme Heyetinden Hüseyin Bey, Ferit Cavit ile İzzet hakkında idam kararına muhalif kalır. Mahkemenin kararı şudur: Alıntı:
— Ferit Câvit ile İzzet hakkındaki karara muhalifim. Zira Mustafa Sağir’ın casusluğu ne derece mertebe-i sübuta vasıl olmuşsa diğerlerinin de buna iştirakleri o kadar âyan ve beyandır. Bâhusus Nelson’un talimatı dahilinde çalışan ve Ankara’ya gelerek kimyevî mürekkeple yazılmış mektuplar getirmesi ve şifahî talimatı hâmil bulunması da bu casusluğu tevil edilmez hale soktuğundan Ferit Cavit’in de idamını talep ederim. İzzet'e gelince, Nelson'un bir mektubunda İzzet, Şeyh Sünûsi ile görüştü mü diye sorulması, Mustafa Sağir'in bir mektubunda bundan bahsedilmesi ve Ankara'da memuriyet isterken kaymakamlığa tayin edildiği halde gitmeyerek Şeyh Sünûs'nin yanında kalmakta ısrar eylemesi, Nelson - Mustafa Sağir Ferit Cavit'ten mürekkep şebekeye dahil olduğunu aşikâr kılmakta olduğundan İzzet’in de idamı icap ediyor. Ferit Câvit’in Binbaşı Rıza Bey’e verdiği mektuplar bir muvazaadır. Çünkü Mustafa Sağir’ın tevkifinden sonra Dahiliye Vekili’ne verilmiştir. Mustafa Kemal Paşa'ya yazılan mektup da Paşa'nın eline geçmeden İstanbul'dan gelen Şehzade Ömer Faruk Efendi'nin getirdiği evrak içinde polis tarafından ele geçirilmiştir. Diğer taraftan Binbaşı Rıza Bey'le Kaymakam Aziz Bey'in casustan sık, sık para almaları, ancak ve son dakikada şüphelenmeleri de beni tatmin etmediğinden her ikisi hakkında takibat icrasına ve casusa tercümanlık yapan bahriye mülazimi Mehmet Ali'nin de silk-i askeriyeden tardıyla İstanbul'da iadesini lüzumlu görüyorum. Mahkeme Heyeti üyesi Hüseyin Beyin Ferit Cavit ile İzzet hakkındaki itirazı kabul edilmez ve ertesi gün gecikmesizin kararın infazına geçilir. İngiliz gizli servisi tarafından organize edilen bu suikast hazırlığının içinde, İstanbul Hükümetinin başı Damat Ferit, onun kabinesindeki Maarif Bakanı Fahrettin Bey, Papaz Frew, İngiliz Albayı Nelson, İzmir Rumlarından Satılmışoğlu Mehmet, İngiliz ordusunda subay olan Papazyan gibi kişilerin bulunduğu anlaşılır. Mustafa Sağır’ın yardımcısı olan Ferit Cavit ise, iyi bir eğitim görmüş şımarık bir aile çocuğu olup, hem İngilizler hem de Fransızlar ile ilişki halinde olan bir kişidir. Ferit Cavit, Fransızlardan ayda 150 lira maaş alarak onların lehine çalışmış; bu görevi sırasında İngilizler ile Damat Ferit arasındaki ilişkiyi öğrenip Fransızlara vermiştir. Bu kapsamda, İngilizler ile Damat Ferit arasında imzalanan gizli anlaşmayı çalmış, Papaz Frew ile Sait Molla arasında yapılan haberleşmeyi elde etmiştir. İdam kararının infazından önce, Mustafa Sağir, son arzu olarak, İstanbul’daki İngiliz Konsolosluğu’na bir mektup yazar ve bu mektupta; “Bütün söylediklerim yalandır. Ben son dakikamda dahi görevimi yaptım der. Yeni gün gazetesi, bu mektup haberini, Allah'ın lâneti üzerine olsun diyerek basar. 24 Mayıs 1921’de, akşamüstü, idam kararının verilmesinin ertesi günü, Mustafa Sağir asılmak üzere kelepçeli olarak ve beyaz bir entariyle Karaoğlan Çarşısı'na getirilir. Neredeyse bütün Ankara toplanmıştır. İstiklâl Mahkemesi Kâtibi Rıza Bey, mahkeme kararını okur. Bundan sonra idama ilişkin bir yafta Rıza Bey tarafından Sağır’ın göğsüne çengelli iğneyle iliştirilir. Çarşının ortasında kurulmuş olan idam sehpasının önüne getirilir. Cellat, Sağir’e iri bir siyah zeytin tanesi uzatarak ağzına koymak ister. Sağır sorar: - Nedir o, afyon topağı mı? — Hayır, zeytin tanesi, bunu yutarsanız zahmet çekmezsiniz. — İstemez, böyle daha iyi. — Siz bilirsiniz, şimdi masaya çıkacaksınız. Sağır, kelepçeli durumda idam masasının üstüne çıkar. Cellat ipi boynuna geçirir. Sağır gözlerini kapatır. Cellat, Jandarma zabitine bakar. Onun emri üzerine masaya bir tekme vurur. Masa devrilir. Lüks lambalarının ışığı altında Mustafa Sağır’ın bedeni üç direk arasında bir süre sallanır. Cellat ipi biraz daha yukarı çeker. Hazır bulunan doktor, bir sandalyeye çıkarak Sağırin kalbini muayene eder. Öldüğünü belirtmesi üzerine kelepçe çıkartılır ve böylece mahkeme kararı, kararın ertesi günü infaz edilmiş olur. Times idam haberini, "Türkler kedilerine teveccüh gösteren bir Hintli'yi idam ettiler, İngiltere ile savaş halinde şeklinde başlıklarla verdiği gibi, Sağir'i Times muhabiri de masum bir mecnun olarak takdim eder. 6 Haziran 1921 tarihli İngiliz Morning Post gazetesi, idam haberini; "İngiliz uyruklu bir Müslüman’ın katli" şeklinde yansıtır. İngiliz Yüksek Komiseri Vekili Frank Rattigan, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon'a gönderdiği 29 Mayıs 1921 tarihli özel yazısında idam kararını, Ankara'nın, İngiliz yönetimine karşı beslediği aşırı düşmanlık duygusunun belirtisi olduğunu yazar. Bu suikast girişiminde, bunca kişinin Mustafa Sağır’ın ne olduğunu anlamaması ve buna karşılık Mustafa Kemal’in şüphelenerek, daha ilk görüşte onun casus olduğunu söylemesi, bizce, çok ilginç bir durum olduğu kadar, tarihimiz bakımından da çok önemli bir ayrıntıdır. İlk karşılaşmaya kadar bazı bilgiler sonucunda bu şüpheye varmış olabilir; ama en azından diğer kişilerden bazılarının da bu şüpheye varması gerekir idi. Ama nedense, Mustafa Sağir, Mustafa Kemal’in huzuruna kadar gelebilmiştir! İşte bu noktada şu yorum haklılık kazanıyor: Karakol örgütü İttihat ve Terakki kadrolarının çoğunlukta olduğu bir örgüt. Anadolu’daki hareketle önemli ilişkileri var. Fakat Hint’li İngiliz casusu Mustafa Sağır’In Karakol örgütünün yardımıyla Ankara’ya gelince örgüt büyük bir güven kaybına uğruyor ve Mustafa Kemal ile silah arkadaşları tarafından kapatılıyor. 1921 yılında bizzat şahit olduğu olaylar ve gelişmelere dair notlarını daha sonra kitap olarak bastıran Mısırlı prenses Kadriye Hüseyin, bu olay hakkında notlarında şöyle diyor: Çerkes isyanından sonra, yeni kargaşalıklar çıkarmak üzere Hintli bir memur gönderildi ise de şiddetli vasıtalara müracaat suretiyle harekete geçmekten korktuğu veya bu kadar acı felakete rağmen vücuda getirilen eserin şaşaası karşısında bu adam vicdan azabına mı maruz kaldı? Kim bilir?.. Her ne hâl ise, hiçbir fenalık yapamadan geldiği yere döndü. Bunun üzerine, İslâmiyet’in yüz karası ve bir cani olan Mustafa Sağır, Türk Milliyetçiliğine öldürücü darbeyi vurmak nihaî vazifesi ile vazifelendirildi. Mısır’da, İran’da, Afganistan’da, Türkiye’de çevirdiği entrikalar, velveleli muhakemesi sırasında açıklamış olduğu korkunç itiraflar, bu dava için ruhunu satmış olan kimse tarafından açıklanan İngiliz emperyalizmi plânı bütün bunlar gazetelerde mevzubahis olduğundan burada tekrarı abes görüldü. Ruh, bu vekayii hatırladıkça dehşetten titrer. İçeride düşmanı, dışarıda düşmanı olmasına rağmen yine de mücadeleden fariğ olmayan bu milletin muharrik kuvveti nedir? Bu muharrik kuvvet, milletin önüne düşenlerin basiretli ve cesur davranmaları ve bunun sonucunda milletin gerçek ruhunun ortaya çıkmasıdır!.. Öyle ki; Cumhuriyeti kuran irade, o zamanki en güçlü emperyalist devlet olan İngiltere’nin casusunu bile asıyordu!.. Türk Cumhuriyeti bu irade ile kuruldu!.. Yoksa, öyle yabancı devletlerin önünde yardım dilenerek, el pençe divan durarak, iktidara gelebilmek için yabancı başkanlara mektup yazarak, ben size diğerlerinden daha iyi hizmet ederim diyerek değil!.. İşte her seferinde bir destan yaratan muharrik kuvvet; İngiliz casusu Mustafa Sağır’ı bile hiçbir tereddüt göstermeden asabilen o kararlılıktır!.. Ergün AYBARS, İstiklâl Mahkemeleri Yakın Tarihimizin Gerçekler Bu mesaj en son " 23-08-2007 " tarihinde saat 02:00 itibariyle Mülteci tarafından düzenlenmiştir.... Sebep: Webbilişim Otomatik Flood Önleyici |
|||||
|
|
|
![]() |
| Etiketler |
| sagir, mustafa, casusu, ingiliz, bir |
Şu an bu konuyu görüntüleyen üye sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) |
|
| Konu Araçları | |
| Mod Seç | |
|
|