Her Telden Diğer Konular kategorisinde ve Türk Ve Dünya Tarihi forumunda, bulunan Alevilik Tarihi konusunu görüntülemektesiniz. Alevilik Nasıl Doğdu ? Alevilik Bektaşilik Nedir ? Aleviliğin kökeni genel olarak Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında yaşanan gelişmelere dayanmaktadır. Ancak ...
|
|||||||
|
Kayıt | SSS | Üye Listesi | Takvim | Konuları Okundu İşaretle |
|
|
#1 (permalink) |
|
Alevilik Nasıl Doğdu ? Alevilik Bektaşilik Nedir ? Aleviliğin kökeni genel olarak Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında yaşanan gelişmelere dayanmaktadır. Ancak Anadolu Aleviliği ele alınırken islamöncesi ve sonrası birçok farklı dinsel ve kültürel unsuru da gözden kaçırmamak gerekmektedir.Önce Aleviliğin doğuşuna yolaçan gelişmeleri görelim: Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında ortaya çıkan kimin halife olacağı sorunu, Alevi-sünni meselesinin ilk tohumlarını atmıştır. Hz. Muhammed daha sağlığında birçok kez Hz. Ali’nin halefi olacağını vurgulamıştı. Hz. Muhammed’in soyu, kızı Hz. Fatıma’yı eş olarak verdiği Hz. Ali’den devam etmişti.Hz. Muhammed Mekke’ye Hicret ettiği zaman da ailesine ve işlerine bakmak üzere Hz. Ali’yi yerine bırakmıştı. Üstelik Peygamber Hz. Ali’nin katıldığı hemen hemen bütün savaşlarda onu komutan olarak atamıştır. Bilindiği üzere Hz. Muhammed Veda Haccı dönüşünde (632) Gadîru Hum adlı yerde beraberindeki müslümanlarla konaklayarak bir konuşma yapmış ve bu konuşmasında kendisinden sonra amcasıoğlu ve damadı Hz. Ali’nin müslümanlara önder yani halife tayin olduğunu ifade etmişti. Orada aralarında İkinci Halife Ömer’in de bulunduğu müslümanlar bundan dolayı Hz. Ali’yi kutlamışlardı. Ölmeden önce Hz. Muhammed “Bana bir kalem ve kağıt getirin size bir vasiyet yazdırayım ki, benden sonra ihtilafa düşmeyesiniz.” demiş ancak bu isteği yerine getirilmemiş ve Peygamber vasiyetini yazamadan vefat etmişti. Daha sonra Hz. Ali ve diğer aile üyeleri Peygamberin defin işleriyle uğraşırken, Ebu Bekir ve Ömer’in de aralarında bulunduğu ensar ve muhacirin ileri gelenleri iktidar kavgasına başlamışlardı bile. Bu iktidar mücadelesi Ebu Bekir’in halife olması ile sonuçlanmış, daha sonra sırasıyle Ömer ve Osman halife olmuşlardır. Sonuç olarak bu üç kişinin halifelikleri, deyim yerindeyse Peygamberin Ehli Beytine rağmen gerçekleşmiş, bu nedenle yüzyıllardır tartışılagelmiştir. Hz. Ali ve Hz. Fatıma bu halifelikleri onaylamamakla birlikte, iktidar uğruna gerginlik yaratmaktan da kaçınmışlar, bu haksızlığı sineye çekmeyi uygun görmüşlerdir. Alevi-Sünni meselesinin ilk çıkışı özetlemeğe çalıştığımız bu halifelik meselesine dayanır. Ehli Beytin başına gelenler ve bunlardan en önemlisi Kerbela Olayı ise Aleviliğin siyasal ve düşünsel bakımlardan daha da olgunlaşmasına ve Araplar dışındaki diğer uluslar arasında da yayılmasına neden olmuştur.Şimdi bu gelişmeleri görelim: Osman’ın halifelik dönemi (644-656), daha önce tohumları ekilmiş bulunan bölünmelerin, problemlerin su yüzüne çıktığı bir dönem olmuştur. Halife Osman’ın yönetiminde akrabalarına, yani Emevi ailesine gösterdiği aşırı yakınlık ve valiliklere onları tayin etmesi ve diğer suistimaller ona karşı Irak, Mısır, Hicaz ve Surite’de yoğun bir hoşnutsuzluk duyulmasına yolaçmıştır. Valileri halka kötü davranıyor olmalarına rağmen onları koruyucu bir tutum takınmış, sonuçta Mısır, Basra ve Kûfe’den yola çıkan gruplar Halife Osman’ın evini kuşatarak onu öldürmüşlerdir.(656) Üçüncü Halife Osman’ın öldürülmesi sonrası Hz. Ali halifeliği sahabenin ısrarları üzerine kabul etmiştir. Hz. Ali iç karışıklıkların çok yoğun olduğu bir dönemde ve bu karışıklıkları sonlandırmak amacıyla halifelik görevini kabul etmiştir. Daha önce Osman’ın aleyhinde bulunmuş olan Hz. Muhammed’in eşlerinden Ayşe, Talha ve Zübeyr, Hz. Ali’nin halife olması sonrasında onu Osman’ın ölümünden sorumlu tutarak Cemel savaşına yolaçmışlardır. Cemel Savaşı Hz. Ali’nin galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Hz. Ali bu olaydan sonra Şam’da hüküm sürmekte olan ve kendisine biat etmeyi reddeden Şam Valisi Muaviye sorununun çözümüne girişti. Muaviye, Hz. Ali’yi Osman’ın ölümünden sorumlu tutuyor ve Şam’da bunun propagandasını yapıyordu. Hz. Ali’nin uyarıları sonuçsuz kalınca Hz. Ali ve Muaviye Orduları arasında Sıffin Savaşı (657) başlamış oldu. Hz. Ali’nin ordusu savaşı kazanmak üzereyken, Muaviye’nin yakın adamı Amr İbn-ül As’ın, askerlerin mızraklarının ucuna Kuran sayfalarını bağlatarak “Allahın kitabı sizinle bizim aramızda hakem olsun.” diye bağırtması sonucu Hz. Ali’nin ordusu saldırıyı durdurdu. Bu şekilde Amr’ın hilesi işe yaramış ve iki taraftan hakemler seçilmiş, bir sonuca ulaşılamamıştır. Burada Hz. Ali’nin ordusundan ayrılan bir grup da Hariciler adını almışlardır. Böylece müslümanlar Hz. Ali yandaşları, Muaviye yandaşları ve Hariciler olmak üzere üçe bölünmüş oluyorlardı. Hz. Ali vefatından önce Haricilere yönelik askeri bir harekat düzenlemiş, önemli bir bölümünü yok etmişti. 24 Ocak 661’de ise Hz. Ali, İbn Mülcem adlı bir harici tarafından uğradığı saldırı sonucunda şehid olmuştur. Bu şekilde Emevi hükümdarı Muaviye iktidara yönelik siyasal amaçlarını ne pahasına olursa olsun elde etmeye uğraşmış, Sıffin’de Hz. Ali’ye yenileceğini anlayınca hileye başvurmuş ve Hz. Ali’nin vefatı ile Emevi saltanatını kurma amacına ulaşmıştır. Hz. Ali’nin vefatı sonrası Şam ve Mısır dışında bütün eyaletler Hz. Hasan’a biat etmişlerdi. Muaviye kendi iktidarı için tehlikeli saydığı Hz. Hasan’ı zehirletmekten de çekinmedi. Muaviye, Ehli Beyte ve Hz. Ali yandaşlarına her türlü eziyeti yaptırmış, camilerde Hz. Ali’ye lanet okutmuş ve kendisinden sonra oğlu Yezid’in halife olmasını sağlamak yoluna gitmişti. Hz. Hasan’ın zehirletilmesiyle Yezid’in önünde en büyük engel olarak Hz. Hüseyin bulunmaktaydı. Yezid ilk iş olarak Medine Valisi ve akrabası Velid’e bir mektup yazarak, özellikle Hz. Hüseyin’in muhakkak kendisine uymasının sağlanmasını, bunu reddederse öldürülmesini emrediyordu. Doğal olarak Hz. Hüseyin’in Yezid gibi bir zalime itaat etmesi mümkün değildi. Hz. Hüseyin, Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle 4 Mayıs 680 gecesi, bütün aile fertlerini yanına alarak Mekke’ye gitti. Ayrıca, Hz. Hüseyin’in Yezid’e biat etmediğini ve Mekke’ye gittiğini öğrenen Kûfeliler de Hz. Hüseyin’e elçiler göndererek Kûfe’ye davet ile kendisini halife olarak tanıyacaklarını bildirdiler. Bunun üzerine Hz. Hüseyin amcaoğlu Müslim’i uygun bir ortam sağlamak için Kûfe’ye gönderdiyse de Müslim Yezid’in adamlarınca yakalanarak idam edildi. Hz. Hüseyin Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıktığı sırada Müslim öldürülmüştü. Hz. Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar. Yezid’in Kûfe valisi Ubeydullah, Hz. Hüseyin’in geri dönmek, Yezid’le görüşmek veya islam sınırlarından birine gitmek isteklerinden hiçbirini kabul etmedi. Esasen onun görevi Yezid’in emrini yerine getirmek, yani Hz. Hüseyin’i öldürmekti. Çünkü biliyordu ki Hz. Hüseyin yaşadığı sürece efendisi Yezid’e rahat yoktu. Sözde müslümanlardan oluşan koskoca bir ordu iktidar uğruna kendi dinlerini kuran Peygamberin torununu ve ailesini katletmeye kararlıydı. Nihayet 10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) günü Hz. Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak hitab etmek istediyse de, bu anlamlı konuşma Yezid’in ordusunu pek etkilemedi. Çok dengesiz bir şekilde başlayan savaşta Hz. Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadeden oluşan savaşçıları öğleden sonraya gelindiğinde gittikçe azalmış bulunuyordu. Hz. Hüseyin de bu az sayıda insanla yaya olarak savaşıyordu. Sonunda Şimr’in emriyle her yandan hücum edilerek Hz. Hüseyin şehid edildi.Sonra çadırlar yağma edildi, hasta olan İmam Zeynel Abidin de öldürülmek istendiyse de engellendi. Bu çirkin savaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. Hz. Hüseyin tarafında şehid olanlar yetmiş iki kişi idi. Kerbela olayı yüzyıllara damgasını vurmuş bir tarihsel olaydır. Bu olay o zamanki müslüman memleketleri halklarını o kadar etkiledi ki Emevi saltanatı kökünden sarsıldı. Kerbela Olayı İran ve Hicaz’da duyulunca halkta Emevilere karşı büyük bir kin oluştu ve isyan hareketleri başgösterdi. Yezid’in Mekke ve Medine’ye saldırması ise bardağı taşıran son damla oldu. Özet olarak , camilerde Hz. Ali’ye küfür ettirilmesi, önce Hz Hasan’ın daha sonra da Hz. Hüseyin ve ailesinin ki Peygamberin soyu onlardan devam ediyordu, acımasızca öldürülmeleri, Emevi Hanedanına karşı muhalif bir düşünsel ve siyasal temeli olan bir harekete yolaçtı. Bu harekete Hz.Ali yandaşlığı veya Alevilik demek mümkündür Hz. Ali Yanlılığının Doğuşu İslamın ilk dönemlerinden itibaren belirgin eğilimler başlar. Sahabe denilen kadro içerisinde farklı görüşler belirir. Bunlar içerisinde Peygamber yoluna karşın, gizli-açık farklılıklar sergileyenler olur. Muhammedi çizgiye özden bağlı, ama kendine özgülük belirtileri olan görüşler de varlık gösterirler. Bunlardan birinin öncülüğünü ve önderliğini Ali yürütmektedir. Ali’nin sergilediği Muhammedi eğilimi, Hz. Muhammed’in bilgisi içerisindedir ve onayı çerçevesinde özgün oluşumunu yaratır. Bu demektir ki, daha Peygamber Muhammed döneminde birbirine göre farklı eğilimler belirmiştir. Bunlardan bir bölümü, ana çizgi olan Muhammedi ve Kuranıkerim çizgisine göre farklı eğilim taşırlar ve Peygamber’in onayı dışındadırlar. Hz. Ali’nin yürüttüğü, geliştirdiği çizgiyse, ana çizginin paralelindedir ve Peygamber’in bilgisi ve izni çerçevesinde hareket etmektedir. Dahası, ana çizginin temsilcisidir. Muhammedi ve Kuranıkerim anlamındaki İslamı Ali’nin önderliğindeki bu çizgi yürütmektedir. Bu çizgiden olanlara, Peygamber Muhammed bizzat “Ali Şiası” adını verir ve İslamın özünü, ana çizgisini bunların sürdürdüğü kanısındadır. Demek ki, Peygamber döneminde ve Peygamber’in izni çerçevesinde İslamlık içinde Ali çizgisi oluşmuştur. Kaynakların onayladığına göre, “Şia” sözcüğü ilk olarak Hz. Muhammed tarafından Hz. Ali için söylenmiştir. Sözlük anlamıysa “taraftar, yardımcılar” olarak bilinir. Ali, daha Hz. Muhammed döneminden itibaren bir yandaş topluluğa, kesime sahiptir. Bunlara, “Ali Şiası” denilmiştir. Peygamber, Ali’nin çevresinde bir grubun oluşmasından hoşnuttur. Bu grup hiç de Hz. Muhammed’e ters değildir. Ona bağlıdırlar ve sevip- saymaktadırlar. Peygamber, bu grubun İslamiyete içten bağlılığını bildiği için, bunları “cennetlik”le müjdelemiştir.[1] “Şia” adının, Hz. Ali’ye yandaş ve ona uyan, ona yoldaş olanlara doğrudan Peygamber’ce verilen ad olduğu kesindir. Eski bir kaynak olan “Künûz’ül- Hakaaık”ın verdiği bilgiye göre, Peygamber Muhammed Ali ve onun yanında yer alanlar için; “Ali’nin Şiası, kurtulanların ve muratlarına erenlerin ta kendileridir.(…) Ya Ali sen ve Şian, havuz kıyısında bana ulaşacaksınız”. demiştir. Hz. Ali’nin verdiği bilgilere göre, kendisi Peygamber'e; “Kurtulanlar kimlerdir? Onların yolları hangi yoldur?” türünde bir soru yöneltir. Peygamber’se yanıtında; “Senin ve senin Şianın”, yani “sana uyanların yolu” der. Ayrıca yine Ali’nin aktardığı bilgilerde; Peygamber’in toplumun çeşitli eğilimlerdeki gruplara ayrılacağını, tümünün “sapıklığa” düşeceği, yalnız kendisine uyanların (Ali’ye uyanların) doğru yolda oldukları ve “kurtulacaklarını” söylediği doğrultusundadır.[2] “Şii / Şiilik”, “yandaş, taraftar” demek olan “Şia” sözünden türemiştir. Peygamber’in doğrudan Beyyine 7. ayetteki “İnananlar ve iyi işlerde bulunanlar, kuşkusuz onlar yaratılmışların en hayırlılarıdır” ifadeye getirdiği yorumdan; “Ali ve Şiası yaratılmışların en hayırlılarıdır. (…) Onlar kıyamet günü kurtulanların, muratlarına erenlerin ta kendileridir”. der. Peygamber’in çevresindeki ashab da Ali’yi Peygamber’in dile getirdiği bu sözlerle çağırmışlardır. Birçok hadis bunu doğrular. Ayrıca Taberi, Suyuti gibi birçok ciddi hadis bilgininin ve daha başka eski kaynakların aktardıkları ve kimi Kuranıkerim ayetlerine getirdikleri yorumlarda Ali yanlıları “Şia” adıyla geçer.[3] Peygamber Muhammed, yaşadığı dönemde ifadesini Hucurat 10. ayette bulan “inanırların kardeşliği” esasını temel alan inanç birliği üzerine bir toplum yaratır. Fakat çok geçmeden kökenden gelen ve siyasal beklentiler gibi kimi nedenlerle açık- gizli ayrılıklar, farklı görüşler ve akımlar doğar. Bu dönem doğan akımlardan biri de Şia / Şiiliktir. Zamanla kimi değişikliklere uğrayarak günümüze kadar gelebilmiştir. Arapça sözlüklerde Şia; “misafir uğurlamak”, “peşinde gitmek”, “taraftar olmak, “ayrılmak”, “fırkalaşmak” gibi anlamları içerdiği belirtilir. Şia, Kuranıkerim'in En’am 159, Kasas 15, Hicr 10. gibi ayetlerinde de benzer anlamlarda kullanılmıştır. İlk Şii yazarlardan Nevbahti (ölm. 912) ile Ebû Halef el-Eşari el-Kummi (ölm. 913) Şia’yı; Peygamber’in sağlığında “Ali’nin taraftarları” (Şiatu Ali) diye adlandırılan, ondan sonra da onun “imamlığı”nı savunan kimseler olarak tanımlarlar. Bu anlayış; daha sonraları ufak-tefek ayrılıklarla, “fırkalaşarak” sürmüştür. Ama, temel içerik Peygamber’den sonra yönetimin Ali ve soyunun hakkı olduğudur. “Şia”yı Peygamber döneminde başlatmak tutumu ve anlayışı hemen hemen bütün Şii yazarlarda vardır. Bu görüşe Eşari (ölm. 935) ile Ortaçağ’ın ünlü mezhepler tarihçisi Şehristani de katılırlar. Şia’nın Ali “yandaşlığı” olduğunu, Peygamber döneminde başladığını, imamlığın / imametin Ali’nin çocukları yoluyla soyu içerisinde sürdüğünü belirtirler. Şii bilginlerden Şeyh Mufid de Şia’yı bu bağlamdan tanımlar. Ona göre Şia; Hz. Ali’ye “velâyet” yoluyla bağlanan, onun Peygamber’den hemen sonra geldiğine inanan, ondan önce halifelik makamına geçenlerin imamlığını kabul etmeyen kimselerdir. Şia / Şiiliğin terim olarak anlamı da bu doğrultuda yapılır. Ali’nin, Peygamber Muhammed’den sonra “nass ve atamayla” halife olduğuna inanan, imamlığın sonsuza dek (kıyamete dek) onun Fatıma’dan olan soyundan yürüyeceğini savunan toplulukların ortak adıdır. “Teşeyyu” ise, Şiiliği savunmak, Şii olmak gibi anlamlarda kullanılır. Şia bağlamında doğmuş bir sözdür. “Şia”, sözcük ve terim olarak 8. ve 9. yüzyıl yazarları arasında Ali yanlısı topluluğun adı olarak sık sık kullanılmıştır. Sözcük olarak bu anlamda ilkin Nasır b. Muzahım (ölm. 827) kullanmışsa da daha önceki yüzyıllardaki “rivayetler”de de geçer. “Şia” ve “Şiilik” terimleri, sonraki dönemde “Ali yanlısı” kesimin genel adı olarak; siyasette, düşüncede, dinde / mezheplerde, edebiyatta ve litaratürde çok yoğun olarak kullanılmıştır. Özellikle Türk toplumunun yoğun olduğu kesimlerde ve Anadolu'da bu anlayışın adı “Alevilik” olarak benimsenmiştir. Şiiliğin eksenini, Hz. Ali’nin “imamlığı sorunu” oluşturur. Şii geleneğe göre, Veda Haccı sırasında gelen Maide 3. ayette belirtilen “dininizi tamamladım” ifadesi “dinin olgunlaştığı” yönündedir. Bu da Hz. Ali’nin “imamlığa atanması” ile gerçekleşmiş olur. İmamlık, “vasilik sorunu”yla doğrudan ilintilidir. Şiiliğe göre her peygamberin vasisi vardır. Peygamber Muhammed’in de vasisi İmam Ali’dir. Kaynaklarda Hz. Ali için hem yaşadığı sürede hem de öldükten sonra “vasi” sözü kullanılır. Kaynakların kıyasıya tartıştıkları noktalardan biri de Ali’nin “velâyeti sorunu”dur. Veda Haccı’ndan dönülürken Gadiri Hum’da Maide 67. ayet iner ve Allah Peygamber’den “kendisine indirileni bildirmesini” ister. Bunun üzerine Peygamber buradaki toplantıda Ali’nin elini tutarak; “Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır” diyerek, Ali’nin “velâyeti”ni duyurur. Şii kanıya göre, Allah önceden Ali’nin “velâyeti”ni istemiştir. Ama Peygamber buna karşın tepkiler doğabilir ve “dinden çıkmalar olur” endişesiyle gizlemiştir. Allah bunun üzerine Maide 67’i indirerek elçisinden Ali’ye ilişkin bu isteğini yerine getirmesini istemiştir.[4] Halifeliğin Şiilik, İsmaililik ve Alevilikteki karşılığı “imamlık”tır. Ama, imamlık halifeliğe göre çok farklı bir anlam taşır ve yine çok farklı bir niteliği vardır. İmamlık, Ali ile başlar ve onun soyu içerisinde, ama genel kabule göre Hüseyin’in koluyla sürer. İmamlar her türlü kötülükten arınıktırlar, yani “masum”durlar. İmam; bütün İslam dünyasında “dünyasal egemenlik hakkı”ndan ayrı, “dünyanın en yüksek ruhani rehberlik yetkisi”ni de taşır. Bu ruhani makam, Ali’nin ve daha sonraları da imamın İslam dininin batıni yanını bilen tek kimse olmalarından kaynaklanır. Peygamber, çevresindeki sahabeden bu batıni niteliğe tek sahip kimse olarak Ali’yi gördüğünden, onu ileri çekmiş, bu yanını bildirmiş ve kendinden sonra yönetimi onun yürütmesini istemiştir. Kendisinden sonra gelen imamlar da bu gizli / gayb bilmini taşımış, kendilerine ait bir yetke olarak sürdürmüşlerdir. Kuranıkerim ve hadislerin en doğru ve gerçek yorumunu imamlar yapmışlardır. Bunların yorumları (tefsirleri) üzerinde İslamın hukuk sistemi kurulmuştur.[5] Doğallıkla bu yorumların doğruluğu ve geçerliliği o günden bugüne Şii ve Sünni bilginlerce tartışma konusudur. İki yan için de katılma- katılmama, benimseme- benimsememe doğrudan inançla ilgilidir. Bu tür yanlı savlarda bilimsellik iki yan için de ikinci plana düşmüştür. Şiiliğin kaynağı da netlik gerektiren konudur. Tarih boyu bu alanda farklı görüşler ileri sürülmüş ve farklı kökenler aranmıştır. Şiilerin bu doğuşu Peygamber Muhammed dönemine götürdüklerini ve Arap kaynağa bağladıklarını gördük. Bilim çevresi, Şiiliğin çıkışını Peygamber sonrası olaylara bağlarlar ve Peygamber sonrası döneme yerleştirirler. İslam bilginlerinden Dozy, Şiiliğin İran kökenli olduğunu savunanların başından gelir. Müller de ona katılır. Kimileriyse Abdullah b. Seba ve Sebiyecilik nedeniyle Yahudiliğe bağlarlar. Hem Yahudi hem de Hıristiyan kökenli olduğunu savunanlar da vardır. Oysa mezhepler tarihçisi Hasan Onat, Abdullah b. Seba’ya yükletilen düşüncelerin Hicri 1. yüzyılın sonlarında ve Hicri 2. yüzyılın başlarında tarih alanına çıktığını belirtir.[6] Huart da, Mısır’ı Şiiliğe kaynak olarak gösterir. Basra’da, Şam’da ve Küfe’de fikirlerini tutturamayan İbni Seba Mısır’a gider. Vali Abdullah ibni Ebi Serh’in deniz seferleri inanırlarca pek hoş karşılanmadığından, huzursuz bir ortam vardır. İbni Seba’nın ateşli söylevleri burada bir ortam bulur. İlk Şiilik böylece Mısır’da ortaya çıkar ve pek çok yandaş bulur.[7] Doğallıkla bu savın doğruluğu tartışmalıdır. Kaynak, İbni Seba ve Yahudiliğe bağlanmak istenmiştir. Wellhausen Şiiliğin, Osman’ın halifeliği dönemindeki olaylar sırasında tarih sahnesine çıktığını belirtir. İbni Seba yoluyla Yahudiliğe bağlayan görüşleri haklı bulmaz. Çünkü, İbni Seba Yahudi de olsa Yemen Sana’dandır ve Araptır. Bu durum bile Şiiliğin Arap kaynaklı olduğuna kanıttır. Ona göre; gerçek Şiilik, Arap çevrelerinde vardır, bu çevreden mevalilere geçmiş ve bunlarla birleşmiştir. Sebiler ise, mevali değil, ama Arap’tır. Daha sonraları Küfe kaynaklı Şiilik biçim değiştirmiştir. Giderek Şiilik; “genel politik duyguların, Suriye egemenliğine karşı Irak muhalefetinin” ifadesine dönüşmüş ve siyasallık kazanmıştır.[8] Şiiliğin İran kaynaklı olduğu görüşü Massignon’ca da eleştirilmiş, doğrudan Arap kabileleri arasında İslamın ilk döneminde doğduğu belirtilmiştir. Araplar arasında çıkan Şiilik daha sonraları Farslılar gibi diğer toplumları da etkilemiştir. Şiiliğin benimsenmesinde “milliyet etkeni” rol oynamıştır. Massignon bu nedenle “saf İran ırkından olan Kürtler ve Afganlıların sürekli Şii karşıtı kaldıklarını” örnek olarak gösterir. Massignon’un saptamalarını esas alan Hilmi Ziya Ülken Arap kabileleri arasında doğarak çevre ülkelere yayılan Şiiliğin İran’da Büveyhliler, Mısırda Fatimiler, ayrıca Yemen’de ve Türkistan’da Türkler arasında yandaş bulup benimsendiğini belirtir ve ilk kaynağının Araplar olduğunu vurgular.[9] Şii ve Alevi toplumlar içerisinde yerini bulan Hz. Ali inancı ve giderek kültüne dönüşen bu anlayışların özünde Ali’ye karşı duyulan çok özel sevgi ve bağlılık yatmaktadır. İslamın doğuş yıllarında Peygamber’in yanında çok önemli yeri olan bu insan, yine Peygamber’in payelendirmesiyle yüceltilmiş, yönetime ilişkin görevlere layık görülmüş ve gelecek için önerilmiştir. Ali’nin bu yanının bilincinde olan Şiiler ve Aleviler onu sahiplenmiş, inançlarının odağına yerleştirmiş ve onu tüm düşünceleriyle savunmuş, yüceltmiş, yer yer ulvileştirmişlerdir. Bu nedenle, Hz. Ali’nin bu topluluklar içerisinde hiç kimsenin ulaşamayacağı özel bir yeri vardır. Ali, bu toplumların gözünde hiç kimsenin yapamayacağı çok özel bir taht kurmuştur. Peygamber döneminde Ali’yle başlayan bağlılık ve onun yanında yer alma olayı, tüm tarih boyu Şii, Alevi ve Batıni akım ve topluluklarca çok özel bir içtenlikle sürdürülmüştür. Baki ÖZ [1] Bkz. Yalçın, Aziz: Hz. Ali ve Alevilik Gerçeği. İstanbul 2001: 61 vd. [2] Bkz. Gölpınarlı, Abdülbaki: Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik. İstanbul 1979: 23 vd. [3] Gölpınarlı’nın yaptığı açıklayıcı değerlendirme için bkz. Hz. Ali-Nehc’ül- Belâga (Haz. Abdülbaki Gölpınarlı). Yeni Şark Maarif Kütüphanesi Yayını, İstanbul 1972: 401 vd. [4] Geniş bir kaynakça taranarak yapılan ayrıntılı bilgi ve değerlendirme için bkz. Onat, Hasan: Emeviler Devri Şii Hareketleri ve Günümüz Şiiliği. Ankara 1993: 13-26 arası, 146 vd. [5] İvanov, W.: “İmam” İslam Ansiklopedisi 1970, C: V/ 2: 981. [6] Bkz. Onat 1993: 20, 146 vd., 148 vd. [7] Bilgi ve açıklama için bkz. Üçok, Bahriye: İslam Tarihi, Emeviler- Abbasiler. Ankara 1979: 11. [8] Değerlendirme için bkz. Wellhausen, Julius: İslamiyetin İlk Devrinde Dini- Siyasi Muhalefet Partileri. (Çev.: Prof. Dr. Fikret Işıltan), Ankara 1989: 146-163. [9] H. Ziya Ülken’in yazdığı önsözdeki saptamalarından. Bkz. Balcıoğlu, Tahir Harimi: Türk Tarihinde Mezhep Cerayanları. Kanaat Kitabevi, İstanbul 1940: 5-12. Alevilikte Yolun Kaynağı Muhammet-Ali Kavramı Alevi inancına göre, Ali'nin nuru ile Muhammet'in nuru aynıdır. Muhammet bir ilim şehridir; Ali ise o şehrin kapısıdır. Alevi inanışına göre İslamiyete giriş, ancak bu kapıdan olur. Bunun yolu da Aleviliktir. Alevi felsefesinde, Muhammet'le Ali özdeşleşmiştir. Bunun sonucunda da “Muhammet-Ali” kavramı doğmuştur. Bu ifadenin Muhammet'le Ali gibi; veya, Muhammet ve Ali gibi algılanması yanlıştır. Burada, iki varlık gibi görünen tek varlık vardır. O varlığın dışı Muhammet, içi Ali'dir. Dış, nübüvveti (şeriatı) temsil eder; iç ise velayeti (hakikati) ifade eder. Buna bağlı olarak ilk İmam Ali, “Ben konuşan Kuran'ım” demiştir. Bu sözde, peygamberin ilmine halife olmak durumu söz konusudur. Bu hilafet de nübüvvettin manevi anlamda devam ettirilmesi anlamına gelir. Peygamberin manevi mirasına sahip çıkan Hz. Ali, “Perde kaldırılsa bile, 'yakıymin' artmaz benim” demiş ve Tanrı'ya olabilinecek kadar yakın olduğunu, açıkça dile getirmiştir. İmam Ali, ayrıca şöyle demiştir: “Biziz peygamberlik ağacı; peygamberlik vahyinin indiği yer, meleklerin gelip gittiği mahal, hikmetlerin kaynakları, ilmin madenleri biziz!..” Hemen belirtelim: Söz konusu olan, peygamberlik iddiası değildir. Baştan beri vurgulandağı gibi, peygamberliğin içyüzü olan ve sürüp giden velayet olgusudur. Velayet, İslamiyet'in özüne ulaşmayı hedeflediği için kalıplaştırılmamış,sürekli yenileşmeyi, araştırmayı gündeme getirmiştir. Muhammet-Ali kavramının ne olduğunu daha iyi açıklamak için, Alevi söylencesinden ilginç bir örnek veriyoruz. Burada Alevi yolunun kaynağının ve erkânın bazı özellikleri de görülmüş olacaktır. Şöyle diyor söylence: Halık-ı âlem Tanrı kudretini âşikâr kılmak diledi. Yüksek, alçak, sağ, sol, doğu, batı, kuzey, güney, yer, gök, güneş, ay, yıldızlar, yıl, gün, bütün bunları dileyince, kemal-i kereminden ve lütfu inayetinden bir şeyil deniz yarattı. Sonra o denize bakıverdi. Deniz dalgalandı, coştu. Ve bir cevheri dışarıya düşürdü. Yüce Tanrı, bu cevheri aldı. İkiye böldü. Parçalardan biri yeşil, biri ak iki nur (ışık) oldu. Yeşil kubbe misali bir kandil asılı durmaktaydı. Allah, bu nurları, bu yeşil kubbe misali asılı olan kandile koydu. Yeşil nur, Muhammed Mustafa'nın, ak nur da Murtaza Ali'nin nuru oldu... Bu nurlar, bütün nurların en ilki idi Anadolu Aleviliğine Kısa Bir Bakış Son on yıldan beri Alevilik üzerine çok şeyler yazılıp çizildi. Bu süreç içerisinde yoğun bir tartışmanın odak noktası haline gelen Alevilik, hemen hemen hiç gündemden düşmeden bütün yoğunluğuyla sürüp bugünlere geldi. Aleviler yeni dünyanın eforuyla karşılaşırken, o güne kadar karşılaşmadığı yep yeni sorunlarla da yüz yüze geleceklerdi. Sosyo - ekonomik ve siyasal sorunların dışında kimlik tanımıyla da ilgili sorunlar yaşamaktadır. Çoğu zaman Alevi kimliği tanımlanırken İslamiyetle olan münasebeti temel alınmaktadır. Alevilerin gündeminde yer alan konuları sıralarsak söylemek istediğimiz daha iyi anlaşılır: Alevilik İslamın içinde mi, dışında mı? Ali’siz Alevilik mümkün müdür?Alevilik ateizm midir? Alevilik İslamın özü müdür? Vs. vs. Elbette bunlar aşılamaz türden tartışmalar değildir.Yazımızın bu bölümünde ancak şu kadarını söylemekle yetineceğiz. Aleviler var olduğu sürece Alevilikle ilgili tartışmalar devam edecektir. Çünkü onun kaynakları çağlar ötesi bir zamana ve mekana uzanır. Bu yüzden tamamen aydınlatılması için yüzyıllar gerekmektedir. Öze Dönüş, Yeniden Yapılanma gibi kavramlar tartışılmakta, içinde bulunulan kısır döngüden bir çıkış yolunun arandığı da gözlemlenmektedir. Biz bu sürece tartışmalar süreci diyoruz. Ancak, henüz onun derinliğinde kulaç atacak büyük bir şahsiyetler ortada görükmemektedir. Ama biz yine de yeniden yapılanmaya hizmet ettiği için bu tartışma sürecine dolaylı da olsa katkıda bulunmak istiyoruz. Alevilik gibi ele avuca sığmayan bir olguyu kısa bir yazıda ifade etmek elbette mümkün değildir. Ancak, Aleviliğin sosyolojik, tarihsel, inançsal ve kültürel çehresini özet mahiyetinde de olsa çizmekle yetineceğiz. Alevilik gibi çağlar boyu çeşitli toplumsal olgular ışığında daima köklü bir dönüşümden geçerek bu günlere gelmiş bir inancı bütün boyutlarıyla kavramak için, bize göre, onu şu üç evreye ayırarak incelemek gerekir. Bu evreler sırasıyla şunlardır. Mayalanma evresi, Oluşum (şekilalış evresi) ve günümüzdeki Çözülüş evresi. Bize göre Aleviliğin Yeniden yapılanmasının ve yeni boyutlar kazanmasının ipuçları Mayalanma Evresi diye tanımladığımız ilk evrede mevcuttur. Şimdi sırasıyla bu evreleri inceleyelim. 1. Mayalanma Evresi Bu evre ilişkiler ve kaynaklar bakımından oldukça zengin bir dönemdir.Orta Asya, Yakın Doğu ve İran sürekli bir çalkantı içerisindedir. Göç dalgaları ve bu toplumsal dalgalanmaların yarattığı yeni sosyo ekonomik koşullar iktidarların da sürekli el değiştirmelerine yol açıyordu. Egemenlerin uyguladığı ağır vergilendirmeler, talan ve yakıp yıkmalar insanları bezdirmekteydi. Bu ardı arkası gelmeyen göçler çeşitli millet ve kavimlerin, boyların kaynayıp karışmasına, bir kültür ve inanç kanalına dönüşmesine yolaçtı. Uzak Doğunun köklü ve yerleşik inacı olan Budizm aracılığıyla reenkarnasyon-ruhgöçü, nirvana, karma , mükemmel insan gibi insanı mistik dünyanın içine yerleştiren inançlar yayılırken, Zerdüşlük ve Maniheizmin gibi İrani dinler aracılığıyla da ışığın ve aydınlığın kutsal olduğu inancı kitleleri etkilemekteydi. Batı da ve Anadolu’da ise Antik Çağ Yunan felsefesinin etkileri hakimdi. Özellikle Platon’un ve yeni platoncu akımın öncüsü olan Plotonius’un evren insan ve Yaratan hakkındaki felsefi düşünceleri Hristiyanlık eliyle Anadolu insanını etkileyen önemli kaynaklardır. İlk çağ doğa filozoflarının evrendeki bütün varlıkların su, ateş, yel ve topraktan meydana geldiği, evrenin bir başlangıcı ve sonu olmadığı, herşeyin sonsuz bir devir daim içerisinde olduğu düşüncesi Anadolu insanını etkilemiştir. Orta Asyadan İran- Horasan üzeri Anadoluya akan göç dalgaları kısa sürede Bizans surlarını yıkarak Anadoluyu yeni yurtlak haline getirdi. Bu göçler uzun bir zaman dilimine yayılır ve Orta-Asyadan kopan büyük kitleler yanlarında inanç önderleri konumunda olan ve topluluğun toplumsal, ahlaki ve inançsal ihtiyaçlarına cevap veren dedeler, babalar, dervişler, şamanlarla birlikte gelirler. Anadolu’ya gelen bu kitleler zaman içerisinde Anadolunun yerleşik halklarıyla kaynayıp karışarak, hem Anadoluya sosyal ve kültürel açıdan yeni bir çehre kazandırır, hem de süreç içerisinde Anadolulaşırlar. Anadolu göçler öncesi Hristiyanların yaşadığı bir coğrafyaydı. Hititler, Lidyalılar, Frikyalılar, Urartular ve Bizanslar gibi köklü kültür ve medeniyetelerin izlerini taşımaktaydı. Şarabın, buğday başağının, ateşin, suyun, kısacası bütün doğanın ve doğadaki canlıların kutsallığına inanırlardi. Anadoluda göçlerden sonra kurulan ilk devlet Selçuklu devleti olmuştur. Kısa sürede Anadoluda genişlemeye başlayan Selçuklu devleti, kırsal alanlarda yaşayan halk zümreleri üzerinde sömürü ve baskıyı yavaş yavaş artırmakta ve bir yandan da Arap ve Fars kültürünün etkisi altına girmekteydi. Merkezi devletle kırsal arasındaki çelişkilerin yoğunlaşması sonucu 1239-1240 yılları arasında bütün Anadoluyu saran bir halk hareketi patlak verdi. Bu hareketin öncüleri baba İlyas ve baba İshak adında iki derviştir. Babaların önderlik ettiği bu ayaklanmaya yüzbinlerce Türkmen ve diğer alt tabakadaki ezilen zümrelerden insanlar katılmış ve Selçukluya zor anlar yaşatmışlardır. Bu ayaklanma sonunda kanla bastırılmış ve önderlerinin yanısıra binlerce derviş ve baba idam edilmişlerdir. Bu dönem Aleviliğin yavaş yavaş mayalanmaya başladığı dönemdir. Daha önce göçler dolayısıyla doğu Türkistan ve İran’da sufiler kanalıyla İslamiyetin batını yorumuyla tanışmış olan bu insanlar, daha evvelki dinsel tecrübe ve gelenekleriyle bu yeni dinin bir sentezini yaparak Anadolu Aleviliğinin temellerini atarlar. Lokman Parende, Hacı Bektaşi Veli, Sarı Saltık, Ahi Evren,Kaygusuz Abdal, Yunus Emre, Taptuk Emre ve daha niceleri yukarıda anlatmaya çalıştığımız bir kültür ve inanç coğrafyasında ortaya çıkmışlar ve Anadolu Aleviliğinin Anadoludaki ilk gözelerini olmuşturmuşlardır. Aynı zamanda çeşitli inanç ve kültürlerin bir sentezi olan Alevilik kırsal alanda derviş ve babaların sayesinde hızla yayılırken, sünni inancı benimseyen Selçukluyla arasındaki mesafe de sürekli açılmaktaydı. Gerek babailerin ayaklanması gerekse Moğol istilası Selçuklu devletinin sarsılmasına ve nihayetinde yıkılmasına yol açtı. Alevilik açısından baktığımızda biz bu döneme Oluşum evresi yada Alevilik Durumalışı diyoruz. Şimdi bu evreyi biraz daha yakından inceleyelim: 2. Oluşum yada Durumalış evresi Aleviliğin oluşum süreci 13. yyıl ile 15.yyıl gibi ikiyüz yıllık bir zaman dilimini kapsar. Elbette Alevilik sürekli bir değişim ve gelişim çizgisi üzerinde yükselerek bugünlere gelmiştir. Ancak, bu öğreti ve inancın temelleri sözünü ettiğimiz bu iki yüzyıllık süreçte atılmıştır. Hacı Bektaşi Veli 1240 yılında kardeşi Menteş ile birlikte Horasan üzeri Anadoluya gelir. O zamanlar Anadoluda dört çeşit derviş zümresinden bahsedilmektedir. Bunlar sırasıyla şunlardır: Horasan Erenleri, Rum Erenleri, Bacıyanı Rum ve Gaziyani Rum. Özellikle sınr boylarına yerleştirilen göçebe kavimler inanç ve kültürde daha esnek bir yapıya sahip olduklarından dolayı yerleşik halkla kaynayıp karışma konusunda pek zorluk çekmezler. Bu yoldan yayılmaya başlarlar. Suluca Karacahüyüğe yerleşen Hacı Bektaşi Veli kısa sürede Anadolu dervişlerinin gönlünü kazanır ve onlar tarafından büyük bir saygıyla anılır. 13.yyıl Anadolusu Kalenderiler, Hayderiler, Ahiler, Karmatiler, İsmaililer ve daha nice derviş zümreleriyle kaynamaktadır. Usta çırak ilişkisiyle dergah eğitiminden geçen dervişler Mürşitlerinin emriyle çeşitli yörelere giderek barış, hoşgörü, paylaşım, dayanışma, kardeşlik ve sevgiyi insanlara taşımayı kendilerine bir görev olarak görmüşlerdir. Hacı Bektaşi Veli de bunlardan biridir. Anadolu erenlerinin Piridir. Babai isyanlarından sonra da Anadolu çeşitli halk isyanlarıyla ve katliamlarla sarsılır. Şah Kulu isyanı, Kalenderi isyanı, Celali isyanları, Şeyh Bedreddin’in mürütleri olan Börklüce ve Torlak Kemal öncülüğünde başlayan isyanlar bunlardan sadece bir kaçıdır. Bu toplumsal çalkantılar Aleviliğin yavaş yavaş şeklillenmesine ve Anadoluda önemli bir güç haline gelmesine dolaylı olarak katkıda bulunur. Selçuklu devleti toplumsal sorunlara daha fazla yanıt veremez duruma gelir ve sonunda tarihe karışır. Onun yerini daha sonra küçük beylikler almaya başlar. Hacı Bektaşi Veli’nin hakka yürüyüşünden sonra (1271) bir rivayete göre Abdal Musa emanetleri Kadıncık Ana’dan alır ve Hünkarın öğretisini sistemleştirerek bir tarikat haline getirir. Zaman içerisinde büyük dergahlar kurulmaya başlar ve Anadoludaki Kalenderilik, Hayderilik, Bedreddinilik, Hurifilik ve şiilik gibi sufi ve derviş akımları Bektaşilik içinde eriyerek yeni bir senteze dönüşürler. 1300 yılında Söğütte küçük bir beylik olarak kurulan Osmanlı devleti İslamiyeti kabul etmiş olsa da halen şamanizmin etkilerini taşımaktaydı. Bundan dolayı da Alevi-Bektaşi topluluklarıyla kültürel ve inançsal olarak önemli çelişkileri olmamıştır. Hatta ilk üç padişahın Bektaşiliğe sempati duydukları dahi söylenmektedir. Orhan Gazi 1363 yılında Bektaşi tekkesinin dualarınıyla Osmanlının bir nevi milisgücü olan Yeni Çeri ocağını açması da buna bir örnektir. Kırsal alanda yarı göçebe bir hayat yaşayan Aleviler dedelik ve babalık olmak üzere, erkanda bir birinden biraz farklı yol izleyen iki kol üzerinden teşkilatlanmakta ve yayılmaktaydı. Büyük yığınları temsil eden Bektaşilik iç Anadolu başta olmak üzere Trakya-Balkanlar-Arnavutluk ve Mısır gibi geniş bir çevreye dergahlar vasıtasıyla yayılmaktaydı. Diğer ikinci kol ise ocaklar ve ocaklara bağlı dedeler tarafından ekseriyetle Doğu Anadolu’da yaygın bir örgütlenme oluşturmuşlardı. Osmanlı devleti 15.yyıldan sonra hızla değişmeye başlar ve İranda kurulan Safavi devletinin de etkisiyle Sünni İslama tutunmaya başlar. Bu durum Aleviler açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Sadece katliamlar değil karalama ve iftiralar yüklü hüküm ve şeyhülislam fetfaları da artmaya başlar. Osmanlı devleti ilk defa Anadoluyu Alevilerden temizleme harekatına başlar. Asimilasyona yatkın olan zümreleri ise sünni tarikatlar eliyle asimile etmeye başlar. Anadolu Alevileri 15. yüzyıllara gelindiğinde iki büyük tekkeye bağlıdırlar: Anadolu’da faaliyet gösteren Hacı Bektaş tekkesi ile Safavilerin kurduğu İrandaki Erdebil tekkesi. Her iki tekkenin de Aleviler üzerinde büyük etkisi vardır. Erdebil’deki tekkenin süreç içerisinde bir devlete dönüşmesi sonucu ortaya çıkan Safevi devleti Şah İsmail’in hükümdarlığında günden güne büyürken Anadolu Alevileri için de bir kurtuluş umudu haline gelir. Şah İsmail ya da diğer adıyla Şah Hatai sadece bir hükümdar deği aynı zamanda Anadolu Alevilerinin büyük saygı ve sevgi duyduğu ruhani lideriydi. Aleviler onu Hz. Ali’nin yeniden bedenlenişi olarak görüyorlardı. Deyişleri, nefesleri ta Balkanlara kadar yayılmıştı. Yavuz Selim bu gelişmelerden ürkmeye başlar ve bu doğudan gelecek olan tehlikeye karşı derhal harekete geçer. Önce babası Yıldırım Beyazıt’ı daha sonra ise kardeşlerini etkisiz hale getiren Yavuz Selim Şahın karşısına dikilmek ve bu tehlikeyi durdurmak için tahta geçerek iktidarın dizginlerini elinde toplamaya başlar. Anadolu Aleviliğini Hacı Bektaşi Veli’den sonra en çok etkileyen şahsiyet şüphesiz ki Şah İsmail olmuştur. Onun etkisi sadece kurduğu Safavi devletinin Alevilere olan yakınlığından ileri gelmez. O aynı zamanda Alevi Cemlerinin ve erkanının kurumlaşarak bugünki halini almasında da yatsınamaz bir öneme sahiptir. Şah İsmail Emevi İslam anlayışı karşısında Ehli Beyt, 12 İmamlar ve Hz. Ali’nin yolunu ve mücadelesini sürdürmüş, onlar adına hutbeler okutmuş ve Muaviye zihniyetine karşı amansız bir mücadele başlatmıştı. Bu yüzden Anadoludaki Alevilerin hem sevgi ve muhabbet duyduğu hem de kartarıcı gözüyle baktığı bir sufi-hükümdardır. Savaşlarda milislerine oniki imamı sembol eden oniki dilimli kırmızı taç giydirdiği için Şah İsmail’in taraftarı olanlara ilk defa Kızılbaş denmiştir. Daha sonra bu isim Anadoludaki Alevilerin tümünü kapsayan bir isim haline gelir. Anadoludaki Alevi ocaklarını ‘el ele el hakka’ ilkesi etrafında örgütleyerek Mürşit, Pir, Rehber ilişkisiyle hepsini bir birine bağlar. Şah İsmail eliyle Alevilk son şeklini alır. Erkanlar tamam olur. Toplumsal bir inanç ayini olan cemler ilk defa on iki imamları temsilen oniki hizmetler biçiminde tertiplenir, Şahın duazları, nefesleri ve deyişleri okunmaya başlar. Cemler bir ritual olmalarının yanısıra toplumun hukuksal ve geleneksel sorunlarının çözülerek, paylaşımın, hoşgörünün, sevginin ve kadın erkek eşitliğinin perçinleştirildiği bir yerdir. Bir tür hareketli meditasyon olan Semah cemlerin ayrılmaz bir parçasıdır. Musahiplik kurumu yani yol kardeşliği de cemler kadar Aleviliğin vazgeçilmez-olmazsa olmaz kurumlarından biridir. Dört kapı kırk makam, eline-diline-beline sahip ol ilkesi, İnsani Kamil, enel hak, ruh göçü, vahdeti vücut ve vahtedi mevcut Alevi inencının önemli öğelerindendir. Şiilik ve şiilerin mistik islam yorumları Şah İsmail’in etkisiyle Aleviliğe girmiş ve yeni bir senteze dönüşmüştür. Anadoludaki şii yayılmayı durdurmak için Yavuz Selim Anadoluda geniş çaplı bir Alevi kırımına başlar ve peşinden İrana sefere çıkar. Şah İsamil Yavuzu Çaldıranda karşılar. Fakat savaşı kaybeder ve yenilginin hüznüyle kendini yalnızlığın ve dünyaya olan ilgisizliğin kollarına bırakır. Anadolu Aleviliğini etkilemiş diğer bir ozan-sufi ise Pir Sultan Abdaldır. İnancın ve başkaldırının ozanı olan Pir Sultan Abdal şiirleri ve mücadelesiyle toplumu derinden etkilemiş, onların gönüllerinde engin bir yer edinmiş büyük bir Alevi ozanıdır. Safevi hükümdarı Şah İsmail’in yoluna olan bağlılığından dolayı Osmanlı valisi tarafından acımasızca idam edilir. Ağır vergi ve baskılara maruz kalan Alevi toplumunun isyan etmesinden korkan Osmanlı bu büyük ozanın yanısıra birçok ozan ve dervişin varlığından korktuğu için idam ettirir. Bir diğer nokta ise Şeyh Bedreddin olayıdır. Bilindiği gibi Şeyh Bedreddin tasavvuf inancının yanısıra bir de toplum projesi sunmaktaydı. Onun öğretisi ‘yarın yanağından gayri herşey ortaktır’ cümlesiyle özetlenebilir. Toprağın ve işleme araçlarının toplum tarafından ortaklaşa kullanılmasını ve üretimin ortak bölüşümünü savunan bu öğreti önce şeyhül İslamı daha sonra ise padişahı kızdırmış ve bunun üzerine Torlak Kemal ve Börklüce önderliğindeki bu halk harekatını kanla bastırmıştır. 16.yyıldan sonra yavaş yavaş gerileme ve çökme dönemine giren Osmanlı İmparatorluğu içte ve dışta çeşitli sıkıntılar yaşıyordu. Çöküşün getirdiği sosyo-psikolojik bunalım kutular arasında bir gerilime yolaçmaktaydı. 1826 yılında, Yeniçeri ordusu lavedilir, kalanlar ise katliamdan geçirilir. Aynı tarihte Bektaşilik yasaklanır ve Bektaşi dergahları talan edilir. Sayısız derviş ve babanın yaşamı idam sehpasında son bulur. Bu katliamın ardından sağ kalan babalar yer altına çekilerek gizli teşkilatlanmaya başlarlar. Osmanlı İmperatorluğunun yıkılışından sonra yeni hükümetin öncülüğünde Cumhuriyet ilan edilir. Cumhuriyet Osmanlı hanedanlığıyla kıyaslanamayacak kadar farklıdır. Kurulan yeni devlet halifeliği kaldırır, padişahlığa ve şeyhülislama son verir. Laik ve çağdaş, yönünü batıya dönmüş bir Cumhuriyet kısa sürede Alevilerin sempatisini kazanır. Dinsel ve kültürel baskıların azalması Alevileri rahatlatır ve bundan dolayı yeni Cumhuriyete umut bağlarlar. Ancak, bu umut kısa sürede yerini umutsuzluğa bırakır. 1924 te bektaşi dergahları kapatılır ve cemler yasaklanır. Ve nihayet Desim katliamı olur. Onbinlerce insan vahşice katledilir, kalanlar ise çeşitli bölgelere sürgüne yollanır. Aleviler açısından sonuç büyük bir hayal kırıklığı olur. Bu hayal kırıklığının yarattığı suskunluk uzun bir zaman sürer. İnanç ve ibadetlerini yine Osmanlıda olduğu gibi gizli yapmak zorunda kalırlar. Kırsal alanda yaşayan köylüler üzerindeki jandarma dipçiği hiç eksik olmadan sürer gider. 3. çözülüş evresi 60’lı yıllarda sosyo ekonomik koşullardan dolayı kırsal alandan şehirlere yoğun bir Alevi göçü başlar. Önce şehrin kenar mahallelerinde gecekondular kurarlar. Fakat, Alevilere karşı baskı, dışlama ve karalama kampanyaları ve devletin benzeri doğrultudaki politikaları sürekli devam eder. Yüzyılların içselleşen baskı ve zulmü sonunda Alevi gençlerinin Marksist-Leninist düşünce ve ideolojiyle tanışmalarına yolaçar. Sisteme karşı duydukları tepki, nefret ve isyanlarını sol ideoloji üzerinden dile getirirler. Bir çok Alevi genci bu uğurda can verir. Bu süreç 80 li yılların sonlarına kadar devam eder. Bu arada, sosyo-ekonomik ve kültürel nedenlerden dolayı Çorum, Maraş, Malatya ve Sivas gibi illerde korkunç Alevi katliamları yaşanır. Sivas katliamından sonra Alevilerde bu baskılara karşı toplumsal boyutta bir tepki ve kimlik arayışı başladı. Yüzlerce cemevleri ve Alevi kurumları kurarak devlete olan tepkilerini bu yoldan dile getiren Aleviler, artık hayatın her alanında kendi varlığını ortaya koymaya başlarlar. Aleviler çeşitli yönlerden estirilen yozlaştırma rüzgarlarına karşı, (geleneksel yapıları çözülmeye doğru gitse de) eninde sonunda Yeniden Yapılanma sürecine gireceklerdir. Aleviliğin Mezhep Anlayışındaki Yeri Dinler tarihi incelendiğinde görülecektir ki, her dine başlangıçta olmayan bazı kurallar girer. Dine sonradan karışan bu kurallar zamanla kesinlik kazanır ve dinin esasları arasında yer almaya başlar. Bu yeni kurallarla ortaya çıkan biçim, sonraları dinin başlangıçtaki gerçek biçimiymiş gibi kabul edilir. Halbuki bu yeni kuralların dine kabul edilip edilmemesi için birçok mücadele verilmiştir. Hatta çoğu zaman güçlü olan kesim diğer kesimlere kendi isteklerini zorla kabul ettirmiştir. İşte diğer dinlerin olduğu gibi, İslam dininin başına gelende budur. Kuran'I Kerim'in ve Hadislerin, daha sonra başa gelen halifeler tarafından farklı yorumu, farklı dinsel anlayışları ortaya çıkarmıştır. Bunların giderek kurumsallaşması, kurallaşması da mezhepleri, tarikatları oluşturmuştur. İslam'da Emevi ve Abbasi dönemleri İslamiyet'in farklı bir uygulamasıdır. Bu farklı uygulamalara karşı çıkan Ehlibeyt ise sürekli olarak İslamiyet'in başlangıcındaki bozulmamış biçimini uygulamaya çalışmıştır. İslam dininin kısa sürede farklı uluslara yayılması, farklı kültürlerle tanışması ve Kuran ile hadislerin Hz. Muhammet'in ölümünden çok sonra yazıya geçirilmiş olması, bu farklı yorumlar için gerekli zemini de hazırlamıştır. İşte Kuran'ı ve hadisleri farklı yorumlayan dini çevrelerin ortaya çıkması, mezhepleri, mezheplerin yorumlarının yetersiz bulunup yeni yorumlara tabi tutulmaları da tarikatları ortaya çıkarmıştır. Hz. Muhammet ve Hz. Ali döneminde mezhep diye bir olgu yoktur. Hz. Muhammet'in mensup olduğu herhangi bir mezhepten bahsetmek ise olası değil. Ama mezhepçilik o derece sık işlenmiş ve "hak mezhep"- "hak olmayan mezhep" gibi ayrımlar yapılmış ki Hz. Muhammet adeta bir mezhep mensubuymuş gibi algılanmaya çalışılmıştır. Aleviler, öncelikle mezheplere karşılar. Mezhep ayrımından yana değiller. Onlar kendilerini Peygamber Hz. Muhammet'in veya Hz. Ali'nin mezhebinden kabul ederler. Böyle bir mezhepte olmadığına göre kendilerini mezhepler üstü görürler. Ama mezheplerin oluştuğu Abbasiler döneminde ve daha sonraları, İslam'ı Ehlibeyt soyunun temsil ettiğini kabul ettikleri için büyük bilgin ve Ehlibeyt soyunun temsilcisi 6. İmam; Cafer'i Sadık ve O'nun adı verilen mezhepten kendilerini sayarlar. Yani Aleviler; Allah'a O'nun son peygamberi Hz. Muhammet'e kutsal kitabı Kuran'a ve yolun yiğidi Hz. Ali ve Ehlibeyt'ine sonsuz sevgi ve saygı duyarlar. Bu duygu ve düşünceleri ise şu üçleme ile ifade etmişlerdir; "Ya Allah, Ya Muhammet, Ya Ali" İslamiyet yayıldıkça İslam'ı farklı algılayan bu anlayışlar Mısır'da Fatımi Müslümanlığını, İran'da Şiiliği, Afganistan'da İsmailiye mezhebini oluştururken Anadolu'da Aleviliği oluşturdu. Anadolu Aleviliği şüphesiz Anadolu halkının Müslümanlığı algılayış tarzıdır. Anadolu halkı Müslümanlığı İslam'da Emevi ve Abbasi dönemi yaşandıktan sonra tanımıştır. Alevilik; İslamiyet'in Anadolu'ca konuşmasıdır. Anadolu halkı Müslümanlığı kabul ederken kendi kültürlerinden bir dizi olumlu değer ile birlikte kendisini İslam'daki Hz. Ali ve Ehlibeyt'inin açtığı eşitlikçi, özgürlükçü, bölüşümcü sancağı altında görmüştür. Alevilerde Kadın alevilerde Kadin Erkek Ayrimciligi Yapilmaz. Alevi Meclisinde Kadin Erkek Yoktur, İnsan Vardir, Can Vardir. “can , Canlar” Erenler” İfadesi Sadece Kandin Veya Erke İcin Kullanilmaz. Her İki Cins İcin Ortak Olarak Kullanilan Bir Deyimdir. Ailede, Toplumda, Dinsel Hayatta Kandin Erkek Ayrimi Yapilmaz. Kadin Ve Erkek Toplumun Her Anlaninda Esittir. Örnegin, Evde Anne Be Babalar Cocuklari Arasinda Kez Erkek Ayrimi Yapmazlar. Mirasta Kadin Ve Erkek Esit Paya Sahiptir. Evlilikte Kadin Ve Erkek Haklari Esittir. Erkek, Toplumu İkna Etmeden Esinden Bosanirsa, O Haksizlik Sayilir Ve Erkek “yol Düskünü”kabul Edillir. Erkek Hakli Nedenler Olmadikca Esini Bosayamaz. “bos Ol” Gibi Bir Anlayis Yoktur. Alevilerde Bosanma Konusunda Kadina, Erkege Kiyasla Daha Toleransli Bakilir. Erkek Hakli Bir Neden Olmadan Esini Bosayamaz Ama Kadin Ayrilmak İsterse Neden Göstermeden Esini Bosayabilir. Bu Konuda Kadin Zorlanamaz. Bu Hareket Kadin Haklarini Koruyan Bir Gelenektir. Dinsel Olarak Bakildiginda Da: Dede Toplumda Saygin Bir Yere Sahiptir. Ayni Sayginlik Dedenin Esi İcinde Gösterilir. Ona Da “ana” Denir. Bektasilikte Dedebaba Esine Saygi İfadesi Olarak, “anabaci Sultan” Diye Hitap Eder. Muhiplerde, Dedebanin Esine “anabacı” Derler. Alevilerde Olumle ilgili Ritueller Ölümden korkum yok, o benden korksun Cehennem var ise, günahım yaksın Cennet güzellikleri seyrana çıksın Sevgi muhabbete özendim, yeter. ALEVİLİKTE ÖLÜMÜ ANLAMLANDIRMA Ölümün, Alevilikte başlıca iki yorumu bulunmaktadır. Birincisi “biyolojik ölüm”dür. Biyolojik ölümü, “ölme”, “ölüm”, “kalıbı dinlendirmek” ve “Hakk’a yürümek” gibi terimlerle dile getirmektedirler. Bu terimlerden “kalıbı dinlendirmek” ve “Hakk’a yürümek” ölümün bir son olmadığını yeni bir durumun başlangıcı olduğu inanışından kaynaklanmaktadır. Burada sözü edilen kalıp bedendir ve beden yaşlanmıştır, yorulmuştur ya da hasar görmüştür işlevini yerine getirmeyecek durumdadır. Bu durumda beden (kalıp) terk edilir. Kalıbını terk eden, Tanrıdan gelmiştir, Tanrıya dönecektir. Bu nedenle de, Hakk’a ulaşmak üzere kalıbı terk eder (Hakk’a yürür) denilmektedir. Yani ölüm/ölme, Tanrıya ulaşmak/öze yeniden kavuşmak olarak kabul edilmektedir. İkinci ölüm ise, “Nasip (ikrar) törenindeki ölüm”dür. Bu ölüm, Alevilerce “ölmeden önce ölmek” ve “ölmek” terimleri ile ifade edilmektedir. İkrar törenindeki ölmek, iradi bir ölümdür ve bu aşama Alevi eğitiminin belki de en çarpıcı ve en zorlu aşaması olarak kabul edilmektedir. ALEVİLİKTE ÖLMEK (İKRAR ALMAK) VE İKİNCİ DOĞUM Aleviler öğreti yolunda, bütün tutkulardan, aşırı isteklerden, dünyaya bağlı geçici dileklerden, eğilmelerden kurtulmaya ve özünü gerçeğe adamaya yani öğretiyi benimseyip yola girmeye -“İkrar (Nasip) Alma”-, “ölmeden önce ölmek” demektedirler. Bu öğreti için, kişinin kendi isteğiyle maddi ve manevi dileklerinden tümden vazgeçmesiyle (yani iradi olarak ölmekle), mana aleminde, ruh bakımından hayat bulacağına inanılmaktadır. Alevilikte benimsenmiş olan Batıni yorumda iradi olarak ölen yani ikrarını alan can, dünyaya yeniden gelmiş gibidir. Yani, insanların yaşamları boyunca yaptıkları pek çok şeye, ölümle karşılaştıklarında pişmanlık duyacak olmaları ve “bir daha dünyaya gelsem böyle yapmazdım” düşüncesine varmaları “ikrar töreni”ile canlara kavratılmaktadır. Böylece insanın son veda anındaki hesaplaşmasını, önceden ikrar töreninde yaşayan Aleviler, kendilerini yeniden doğmuş olarak kabul ederler ve bu olayı da “ikinci doğum” olarak adlandırırlar. Yola girmenin ön koşulu olan “ölmeden önce ölmek” (iradi olarak ölmek), Aşık Veysel tarafından şöyle dile getirilmiştir: Topraktandır cümle beden Nefsi öldür ölmeden Böyle emretmiş yaradan Yine iradi olarak ölmeyi ve ikinci doğumu Şâhi bir nefesinde şöyle anlatmaktadır: Dört kapı selâmın verip aldılar, Pirim huzuruna çekip yettiler; El ele, el Hakk’a olsun dediler, Henüz mâsum olup cihana geldim. Münire Bacı da bu doğumu bir nefesinde: Doğdum iki âneden Kimdir beni taneden Mürşidim imdat eden Haydariyim, Haydari. biçiminde dile getirir. Nefeslerde de belirtilen, Alevilikte yapılan ikrar töreninden sonra, yola girenlerin kendilerini yeniden doğmuş gibi hissetmektedir. Alevilikte yola giren kişi, kendisini tüm kötülüklerden, istenmeyen davranışlardan arındırmış sayılır. Bundan sonra geride kalan yaşamı boyunca pişmanlık duyacağı şeyleri yapmamaya çalışır yani arındırılmış halde kalabilmek için çaba gösterir. ALEVİLİKTE ÖLÜM (HAKK’A YÜRÜMEK / KAVUŞMAK) Alevilikte biyolojik ölümün “Tanrıya yeniden kavuşmak” olarak kabul görmesinin ana nedeni; nesnelerin, düşüncelerin yoktan var olmayacağına inanılmasıdır. Heterodoks yapıdaki bu öğretiye göre, İnsan-Evren-Tanrı bir bütündür (vahdet-i vücud); bundan dolayı evrendeki nesneler ve düşünceler Tanrının varlığından kaynaklanmakta ve bu durum (ölüm), varlığın (insanın) öze dönüşümü olmaktadır. Hakk’a yürüyen “can”ın aslında ölmediğine öze (Tanrıya) geri döndüğü inanışına Alevi-Bektaşi menakıbnamelerinde sıkça rastlanır. “Cenazeye İmam Olmak” biçiminde de ifade edilen bu duruma dayanak olarak şu söylence anlatılmaktadır: “Hz. Ali’nin ölmeden önce vasiyeti üzerine, cenazesi evden almak üzere gelen kişiye verilir. Hz. Ali’nin cenazesini devenin üzerine yükleyip, oradan uzaklaşan yüzü örtülü yabancıyı Hz. Ali’nin oğulları gizlice takip ederler. Bir ara yüzündeki örtünün açılmasıyla, cenazeyi alıp götürenin de Hz. Ali olduğunu görürler”. Yani bu düşünce de ölüm, aslında bir yok oluş değil, bir dönüşümdür. Bu söylence, birçok Alevi-Bektaşi deyişine ve söylencesine de kaynaklık etmektedir. Hatai’nin, bu olayla ilgili dörtlüğü ise şöyledir: Alevilik ve Materyalist İdeolojiler Üzerine Günümüz Aleviliğinin en büyük sıkıntısı farklı ideoloji ve fikirler arasında sıkışarak Alevi İslam değerlerinden uzaklaşmasıdır. Ne yazık ki Aleviler bir taraftan sünni kesim tarafından asimile edilmek istenirken, bir tarafdan da bazı siyasi çevreler tarafından İslam inancından uzaklaştırılarak dinsizleştirilmek isteniliyor. Her iki tehlikenin kurtuluş reçetesi ise İmam Ali'yi tam olarak anlayabilmek ve Alevi İnancını gerçekten öğrenmekten geçiyor. Alevi gençleri Alevilik ve İmam Ali'yi tam olarak öğrenemedikleri için ya da sistem bilinç olarak İmam Ali'yi öğretmediği için eşitlik ve adaleti savunmak adına dinsiz ideolojilerin pençesine düşmekten ne yazık ki kendilerini kurtaramıyorlar. Kendisini 'Alevi' olarak tanımlayan ancak eşitliği savunduğu düşüncesiyle Marks'ın materyalist tezlerinde kurtuluş arayan kardeşlerimiz İmam Ali'den ve O'nun hayatından habersizler ne yazık ki. Alevi gençliği 'doğru'yu 'yanlış' isimlerde aramakta yani adalet ve eşitliği yüzyıllar öncesinde muhalefetteyken de, iktidardayken de savunmuş, uygulamaları ile en yakınlarına dahi adaletini hissettirmiş İmam Ali'de olanı başkasında bulmaya çalışmaktalar. Kaldı ki Aleviliğin fikirlerini benimsediği Şeyh Bedrettin, Pir Sultan Abdal gibi isimlerde eşitlik konusunda mücadele vermiş isimlerdir. Ancak belirtmem gereken şu ki.. İmam Ali tarihin bütün isyancılarından daha büyük bir Adalet ve Eşitlik savunucudur. Yüzyıllar önce İmam Ali, sosyalistlerin kurduğu ancak amacına ulaşamadığı için devrildiği eşitlik sistemini kendi Hükümeti döneminde kurmuştu. Bu devrimci hükümet, İmam Ali'nin zaten var olan düşmanlarını daha da ateşli hale getirmişti. Osman'ın hilafeti döneminde İmam Ali'nin muhalefeti eşitsizlik ve adaletsizliğe karşıydı. İmam Ali'nin yakın dostu Ebuzer adaletsizliğe karşı 'evinde ekmek bulunmadığı halde kınından sıyrılmış kılıcıyla isyan etmeyen adama şaşarım ben' diyerek halifeye başkaldırmış ve sürgünde ölüme mahkum edilmişti. İmam Ali hurma satıcısı Meryem'e hurmaları 'iyi' ve 'kötü' hurma olarak ayırmasına tepki göstererek elleriyle hurmaları birbirine katmış, 'sen Allah'ın yarattığını nasıl böyle ayrıma tabi tutarsın' diye haykırmış ve 'bunları tek fiyata sat' diyerek Zengin ve fakirlerin aynı hurmayı aynı fiyattan yemesi gerektiğini söylemişti. Bir savaştan sonra devleti sınırlarında yaşayan bir Yahudi kadının zarar gördüğünü öğrenen İmam Ali halka hitabına 'eğer bir kimse bu dertten dolayı ölürse, ona sitem etmemek gerekir' diyerek başlar.. İmam Ali.. Öyle bir Ali (yüce)'dir ki O hükümdarı olduğu imparatorlukda yaşayan en mahrum insanlarla kendini bir tutar ve din ayrımı yapmaz. Hz. Ali 'razı olur muyum ki bana Emir'ül Mümin (Müslümanların Önderi) desinler de sonra ben, zamanın sıkıntılarında onlara ortak olmayayım, yahut darlıkta, yaşayış sıkıntısında onlara mukteda sayılmayayım.' derken işte tam da bizim inandığımız devlet adamı yönünü koyar gözümüzün önüne. Ve icraatlarıyla ıspatlar devrimci düşüncelirini. Hz. Peygamberin ölümünden sonra İmam Ali'nin kesin delil ve tartışmasız üstünlüklerine rağmen iktidardan uzak tutulmasının da tek gerçek açıklaması budur. Kendi soyuna torpil yapmaktan, saray ve hanlarda sefa sürmekten başka düşüncesi olmayan kişiler bugün halen İslamın büyükleri arasında İmam Ali'nin isminden önce sayılırlar. Özellikle Osman ve Muaviye tarafından yoğunlaştırılan sınıf ayrımı ve adaletsizlikler karşısında sesini yükseltenler İmam Ali ve O'nun dostları olmuştur. Emevilerin, Abbasilerin ve Osmanlı'nın arkasından gittiği yol eşitlik ve adalet karşıtı olan Osman'ın ve Muaviyenin yoldur. İmam Ali'nin isminin anılmaması, yüzyıllarca Camilerden O'na ve Soyuna hakaret yağdırılması da eşitlik ve adaletin düşmanı yobazların gerçek İslam'dan yani eşitlik ve adaletten halkı uzak tutma çabalarıdır. 'Tamah seni kul etmesin, Allah seni hür yarattı' diyen İmam Ali kapitalist ve emperyalist dünya ile mücadelede de şüphesiz ki önderimizdir. Hz Muhammed'in 'açlık küfre yakındır' sözünü bilen İmam Ali devletin herkesi doyurması ve herkese eşit muamele yapılması gerektiğini bilir. Alevilerin hatta bütün İnsanlığın Ali'nin izinden gitmesi durumunda hiç bir fikir ve ideolojiye gerek kalmayacaktır sömürgecilikle mücadelede. Alevi gençlerinin İmam Ali'yi daha yakından tanıyıp anlamaları durumunda bize lazım olan tek liderin İmam Ali olduğunu görecekleri kesindir. Ali taraftarlarının, Ebuzer'den, Pirsultan'a, Kerbela'dan Sivas'a zülüm ve ölümle karşılaşmasında, bu devrimci ruhun gerici ve sömürücü yobazlarca tehlike sayılması gerçeği apaçık göz önündedir. Hz. Muhammed'in bizlere tebliğ ettiği kutlu din ancak ve ancak 'Allahtan başka kimseye kul olmayın' diyerek insanlar arasında eşitlik ve adaleti öngörmektedir. Bizim inandığımız İslam budur. 'Allahtan başka kimseye kul olmayın' sözünü eşitlik ve adalet diye yorumlayan sadece İmam Ali ve O'nun soyudur. Ve bizim dayanağımız Muhammed - Ali inancının vicdanımız ve ruhumuzda yeşerttiği devrimci adalet duygusudur... Ehl-i Beytin nuru üzerinize olsun..
__________________
|
|
|
|
|
![]() |
| Etiketler |
| alevilik, tarihi |
Şu an bu konuyu görüntüleyen üye sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir) |
|
| Konu Araçları | |
| Mod Seç | |
|
|